Devlet iş ve işlemleri kamu yönetimi eliyle yürütülmektedir. Kamu yönetimi; siyasal yapılanmanın yürütme ile görevli organının emrinde, Anayasanın devlete yüklediği kamu hizmetlerini yine Anayasada belirtilen temel ilkeler çerçevesinde ve kanunların tanıdığı imkanlar içinde yürütmekle yükümlü kurum, kuruluş ve örgütler bütünüdür. Diğer bir deyişle, devletin amaçlarını gerçekleştirecek biçimde insanların ve araç-gerecin örgütlenmesi ve yönetimidir.
Anayasal çerçevede tanımını bu şekilde yaptığımız kamu yönetiminin tanımında bir “kimlik bunalımı” söz konusudur. Müstakil bir disiplin olarak İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan bu kavram, çalışma alanının belirlenmesi noktasında hukuk, siyaset, ekonomi ve sosyoloji ile işbirliği noktasında disiplinler arası bir görünüm arz etmektedir. Kamu yönetiminin yeni bir kavram olması dolayısıyla, tanımı ve ilgi alanı noktasında da çeşitli tanımlamaların yapılmasına gerek duyulmaktadır.
Belirli bir amaca yönelik olarak bir örgütün kurulması, örgütün işlerliğini sağlayacak her türlü yönetsel etkinlikler, kaynakların bir araya getirilmesi, koordinasyon sağlanması, izlenecek yöntem ve denetimi kapsayan genel yönetim anlayışı evrensel bir tanımdır ve hem kamu kesimi, hem de özel kesim için geçerlidir. Ancak, kamu kesimindeki yönetimi, özel kesimden ayırmak için kamu yönetimi kavramı kullanılmaktadır.
Tanımı tam olarak yapılmayan ve günümüzde disiplinler arası bir disiplin olarak algılanan kamu yönetiminin çalışma alanında belirsizlikler ve farklı anlayışlar söz konusudur. Son 10 yıllar içerisinde kamu yönetiminin örgüt biliminin etkisi altına girdiğini, dolayısıyla işletme yönetiminin kavram ve anlayışlarının kamu yönetimini ziyadesiyle etkilediğini; örgüt modelleri, örgütsel davranış kalıpları, liderlik, verimlilik, toplam kalite yönetimi, vatandaşı müşteri olarak algılamanın kamu yönetimini işletme yönetimine kaydırdığı ifade edilmektedir.
Buna karşılık bir başka görüşte şöyle ifade edilmektedir: Kamu yönetimi disiplini işletme yönetimi disiplininden yararlanabilir. Ancak, kamu yönetiminin devlete ait olma özelliği nedeniyle, siyasal bir temeli olduğu unutulmamalıdır. Siyasal boyut, kamu yönetiminin siyaset biliminden daha fazla yararlanmasını gerektirmektedir.
Kamu yönetimini, işletme yönetimi veya siyasal iktidarla olan hiyerarşik ilişkilerin oluşturduğu bir yönetim şeklinde algılamak, kavramı doğru tarif etmemizi zorlaştırmaktadır. Bunlardan birincisi, kamu yönetimine işletmecilik açısından bakmayı, diğeri ise siyasal açıdan bakmayı öngörmektedir. Artık kamu örgütlerinin moral ve politik temellerini, bu örgütlerin siyasal iktidarla olan hiyerarşik ilişkileri içine kapatmak imkansızdır ve öte yandan kamusal politikaların özel kesim örgütlenmelerinden etkilenmeleri bir gerçek olmakla birlikte, özel kesim değerlerinin tümüyle kamu örgütlerine aktarılması da imkansızdır.
SOSYAL DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Doğumu ve gelişimi itibariyle sosyal politikalar, liberalizmin acımasız kurallarının geniş halk kitleleri üzerindeki baskı ve etkisini en aza indirmek için geliştirilmiş yöntemlerdir. Sosyal politikaların (sosyal güvenlik ve sosyal hizmetler) devlet eliyle yürütülmesiyle de “sosyal devlet” kavramı ortaya çıkmıştır.
Sosyal Devlet kavramı son yüzyıla has bir kavramdır. Aslında sosyal devlet müessesinin doğuşu ile birlikte, devletin görev ve sorumluluklarının arttığı ve giderek daha çok fonksiyon yüklendiği toplum hayatında aktif bir rol üstlendiği görülmektedir. Bu bakımdan günümüzün sosyal devleti Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu”adlı eserinde tasvir ettiği jandarma ve gece bekçisi devlet tipi ile Machievelli’nin “Hükümdar”ındaki devlet tipinden tamamıyla ayrılmakta, sosyo-ekonomik olayları düzenleyici, topluma yeni şekiller verici önemli roller üstlenmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası cumhuriyetin niteliklerinin sayıldığı 2.maddesinde “Türkiye’nin bir sosyal devlet olduğu”nu belirtmektedir. Ayrıca 17.maddesinde de “herkesin maddi ve manevi varlığını geliştirme ve koruma hakkına sahip olduğu” ifade edilmektedir. Bu meselenin tartışılır bir tarafı bulunmamaktadır. Kişiler için “hak” olan bu durum 5.madde ile devlete “görev” olarak yüklenmiştir. Türkiye resmen bir sosyal devlettir. Ancak isminin sosyal devlet olması veya bunun Anayasasında yazılı olması, tek başına bu unsurla devletin gerçek anlamda sosyal devlet olduğu anlamına da gelmemektedir.
REFAH DEVLETİ
Sosyal Hukuk Devleti, bir hukuk devletinin yapısı içindeki devlet şeklidir. Diğer bir deyişle, demokratik prensiplerin arızasız ve noksansız tarzda işlediği, fertlerin şahıs haklarının, toplantı, dernek ve sendika kurma, seçme ve seçilme, yani genel oy hakkının, basın hürriyetinin, mesken masuniyetinin ve seyahat hürriyetinin var olduğu,bir kelime ile plüralist devlet ve cemiyet düzeninin yerleşmiş bulunduğu devlet şeklidir. Sosyal devlet bu refah devleti tipine bağlı olarak mütalaa edilmelidir.
Avrupa “refah devleti” (welfare state/sosyal devlet) anlayışını 1945-2000 yılları arasında en güzel bir şekilde uygulamış, sosyal devlet olmanın gereklerini eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Belirtilen zaman aralığının ortalarından sonra ülkemiz de bu gelişmelerden geri durmamış, Anayasa gibi temel hükümlerle güvence altına aldığı sosyal devlet kavramını özellikle iş hukukunda olmak üzere toplumsal yaşamda realize etmiştir. Her ne kadar 39 yaşında emekli olma imkanı sağlayan düzenlemelerle ülke ekonomisini uzun vadede harabeye çevirmeye yönelik bilinçli/bilinçsiz uzun süreli yanlış karar ve uygulamalar olsa da 1.Özal dönemi ve yakın dönem siyasi kararları bu yanlışı geç de olsa düzeltme çabasına girmiştir.
Sosyal devlet olmanın belli şartları vardır: Her şeyden evvel sosyal devletin görevi, sosyal adaleti, sosyal refahı ve sosyal güvenliği sağlamaktır. Bu kavramların uygulaması tüm vatandaşları kapsamak durumundadır ve toplum yararının birey yararına üstün tutulması şeklinde tezahür eder.
HAKLARA İLİŞKİN ULUSLAR ARASI HÜKÜMLER
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10.12.1948 tarihinde kabul edilmiştir. Bakanlar Kurulu'nun 6.04.1949 tarih ve 3/9119 sayılı kararı gereğince 27.05.1949 tarih ve 7217 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Bunun akabinde Ekonomik ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi TBMM tarafından kabul edilmiştir. Çocuk Hakları Sözleşmesi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20.11.1989 tarihinde kabul edilmiş, 02.10.1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çocuk Hakları sözleşmesi 27.01.1995 tarihinde 22184 sayılı resmi gazetede yayınlanarak 4058 sayılı kanun ile iç hukuk kuralına dönüşmüştür. Diğer taraftan Avrupa Sosyal Şartı 18 Ekim 1961'de imzalanmış ve 26.02.1965 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Sözleşmeyi 18.10.1961 tarihinde imzalamış ve TBMM 16.06.1989 tarihinde onaylamıştır.
Avrupa Sosyal Şartı'nın, “Sosyal Güvenlik ve Sosyal Yardıma İlişkin Haklar” başlığı altındaki, Sosyal Güvenlik Hakkı (m.12), Sosyal ve Tıbbi Yardım Hakkı (m.13), Sağlığın Korunması Hakkı (m.11), Sosyal Hizmetlerden Yararlanma Hakkı (m.14) ve Ailenin, Ananın ve Çocuğun Korunmasına ilişkin olarak; Ailenin Sosyal, Hukuksal ve Ekonomik Korunma Hakkı (m.16), Ananın ve Çocuğun Sosyal ve Ekonomik Korunma Hakkı da (m.17) uluslararası standartların bağlayıcılığı açısından önem taşımaktadır.
DEVLET ANLAYIŞINDA VE KAMU YÖNETİMİNDE DEĞİŞİM ÇABALARI
Devlet yönetimindeki (1945 statükosu sonrasındaki) değişim çabaları en somut haliyle bilim çevrelerinin de katkısıyla MEHTAP Raporu (1963) ve KAYA Raporu (1991) ile gündeme gelmiştir. 1983 Yılından sonra gerçekleştirilen değişimler, uğraşlar, çabalar devlet yönetiminde farklılıklar meydana getirse de hiçbir yönüyle dünyadaki çağdaş gelişmeleri yakalar düzeyde olamamıştır.
Son olarak kamuoyunda “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı” olarak bilinen değişim hamlesi 2003 den sonraki yıllara damgasını vurmuş bir çaba olarak göze çarpmaktadır. Bu kanun tasarısı her ne kadar Cumhurbaşkanlığı taarfından TMBB.ye iade edilmesinden sonra tekrar gündeme getirilmemişse de, bu tasarısındaki bakış açısı toplumun her kesiminde tartışılmış, aynı mantık ve bakış açısı içinde olan kimi kanunlar TBMM.tarafından kabul edilerek yasalaşmış, kurumsal değişim süreci başlamıştır.
Köy Hizmetlerinin kapatılması, Büyükşehir Belediyesi Kanunu, Belediye Kanunu, İl Özel İdaresi Kanunu, Kalkınma Ajansları Kanunu, Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu gibi düzenlemeler aynı mantık içinde çıkarılmış kanunlar dizisidir.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısında ifade edilen bakış açısını tek kelimeyle özetlemek gerekirse; adem-i merkeziyet, yerelleşme, desentralizasyon, yerinden yönetim, subsidiyalite gibi değişik tanımlarla ifade edilen mahalli idarelerin güçlendirilmesi için, merkezi yönetimin görev ve yetki tanımlamasını yapıp, görev ve yetkilerini ayrıntılı olarak belirleyip, devletin küçültülmesi ve devletin tanımlanmamış diğer tüm görevlerinin yerel yönetimlerce yapılacağının ifadesidir.
Oysa kanunlarla yaptığımız geleneksel devlet tanımlamamız, devletin görev ve yetkileri tam tersi çizgidedir. Mevcut anlayışa göre yerel yönetimlerin görev ve yetki sınırları ve tanımı kanunlarla belirlenmiş, “bunların dışında kalan diğer tüm görevlerin merkezi yönetimce yerine getirileceği” yaklaşımı benimsenmiştir.
Devletin “kudretli-sert-baba” kimliğinin yerini “marifetli-şefkatli-ana” kimliğine çevirme, “bekleyen/alan devlet” anlaşının yerini, “veren/hizmet eden devlet” anlayışına çevirme, çağdaş kamu yönetimi anlayışı içinde kalite yönetimi anlayışına uygun, hesap verilebirliği, şeffaflığı, etkili-verimli-sürdürülebilir gelişmeyi sağlayıcı, katılımcı yönetişim anlayışını destekleyen, klasik hiyerarşik yapılanmasını sorgulayan bir modele dönüştürme çabaları devam etmektedir. Bu yeni model toplumun bazı dinamikleri tarafından şiddetle ve acımasızca topyekün reddedilmiş, iyi ve kabul edilebilir taraflarının olabileceği ihtimali dahi gündeme getirilmemiştir.
Kamu yönetimi anlayışındaki değişimin sosyal politikalara da yansıtılması bir zaruret olarak ortaya çıkmıştır:
Sosyal politikalar; (a)sosyal güvenlik, (b)sosyal yardım ve sosyal hizmetleri kapsayan bir üst tanımıdır. Anayasamızda ifadesini bulan “sosyal devlet olma vasfı” Anayasamızın 5.maddesinde “Devlet bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal yardım kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir” ilkesi ile ifade edilmektedir.
Günümüzde devlet bu görevini sosyal güvenlik, sosyal yardım ve sosyal hizmet uygulamaları ile yerine getirmektedir. Ekonomik ve sosyal yoksunluğun büyümesi şeklinde belirlenen sorunların giderilmesinde sosyal yardım ve hizmetlerin büyük önem taşıdığı bilinmektedir. Ülkelerin kendi sosyo-ekonomik ve politik yapılarına göre biçimlenen sosyal güvenlik ve sosyal hizmetlerde temel ortak hedef ülke halkının mutluluğunu ve refahını sağlamaktır.
Bizim de kabul ettiğimiz Avrupa Sosyal Şartında da çocukların, gençlerin, kadınların, ailenin, özürlülerin korunması gerekliliği, yeterli kaynaklardan yoksun herkesin sosyal ve sağlık yardımı hakkına sahip olduğu ve tarafların bu koşullara ulaşması politikalarının hedefi sayacakları belirtilmiştir.
SOSYAL POLİTİKA
Sosyal Politikanın Genel Hedefleri:
- Ferdî muhtaçlığın yanında değişik psiko-sosyal sorunların ve yüklerin ortaya çıkması halinde muhtaç insanlara, sosyal güvenlik yöntemleri (sosyal sigortalar, devletçe bakılma, sosyal yardım ve sosyal hizmetler) çerçevesinde geniş kapsamlı ve çok maksatlı maddî ve mânevî destek ve danışmanlık hizmetleri sunmak,
- Sosyo-ekonomik yönden zayıf olan insanların sosyal ve ekonomik durumlarını sürekli olarak iyileştirmek,
- Sosyal barışın ve adaletin temini için refah toplumunu oluşturmak. Sosyal gelişmeyi, mikro (işletmelerde) ve makro (toplumsal düzeyde) bazda sağlamak,
- Akla gelebilecek bütün sosyal risklere ve bunların doğurabileceği her türlü zararlara karşı toplumun bütün üyelerini sosyal güvenlik kapsamı altına almak,
- Fırsat eşitliği çerçevesinde insan haysiyetine yaraşır bir hayatın idamesi için tedbirler almak. Tam istihdamı sağlamak,
- Toplumda sosyal bütünleşmeyi ve sosyal tekamülü oluşturmak ve bunun için de sosyal ahlâk ve sorumluluk duygusunu geliştirmek. Sosyal ahlâk esaslarının toplumda geçerlilik kazanması yönünde sosyal hizmetler alanında danışmanlı, rehberlik ve pedagoji faaliyetlerinde bulunmak,
- Kolektif kendi kendine yardım etme ilkesine uygun olarak, gerek kamu alanında, gerekse sivil toplumda sosyal dayanışma ruhunu hayata geçirmek ve sivil toplum örgütlerine katılımcı imkânlar tanımak,
- İnsan kaynaklarını, mikro ve makro bazda en verimli bir şekilde değerlendirmek ve sosyal sermaye oluşturmaktır.
Sosyal politikalar; (a)sosyal güvenlik, (b)sosyal yardım ve sosyal hizmetleri kapsayan bir üst tanımdır.
A. SOSYAL GÜVENLIK
Sosyal güvenlik; birey ve ailelere güven duygusu vererek, sosyal, ekonomik ve toplumsal olaylardaki belirsizliklerin yaşam düzeyinde önemli bir düşüş yapmasını engellemek amacını güder. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda 1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 25. Maddesinde "herkesin, gerek kendisi gerekse ailesi için giyecek, konut, giyim, tıbbi bakım gibi gerekli sosyal hizmetler dahil sağlığını ve mutluluğunu sağlayacak uygun bir yaşantı düzeyine ve işsizlik, özürlülük, dulluk ve yaşlılık durumlarında ya da geçim olanaklarından kendisini yoksun bırakacak diğer durumlarda sosyal güvenliğe sahip olmaya hakkı vardır" demek suretiyle sosyal güvenlik hakkının doğal (nature) ve vazgeçilmez bir hak olduğu vurgulanmıştır. Sosyal güvenlik uygulamada da bu amacına uygun olarak sosyal refahın en etkin ve yaygın aracı olmuş; özellikle endüstrileşmiş ülkeler, uzun bir dönem toplumlarına etkili bir sosyal koruma sağlamışlardır.
Sosyal refah ülkesi olarak tanımlanan gelişmiş batı ülkelerinde sosyal güvenlik kurumlarının etkinliği, toplumsal barışa katkısı ve toplumsal yaşam standardına etkisi son 50 yıldır açık olarak görülmüştür.
Sosyal sözcüğü, latince kökenli bir kelime olup, içtimai kelimesinin yerini almıştır. İçtimai ise, topluluğa ait, cemiyete ait anlamındadır. Birlik, eşitlik, dayanışma, yardım ilkelerine dayanmayı anımsatır. Güvenlik kelimesi ise emniyet karşılığı olarak kullanılmaktadır ve "tehlike" durumunun olmamasını ifade etmektedir. Bu anlamıyla, bu iki sözcük ayrı ayrı alındığında toplumun bütün bireyleri için olası tehlikelere karşı önlem alınmasını ifade eder. İki sözcüğün birleşmesinden oluşan sosyal güvenlik tamlaması da "bir ülke halkının bugününü ve yarınını güven altına almayı amaçlayan ve birbiri arasında sıkı bir birlik ve uyum kurulmuş olan kurumlar bütünü" anlamındadır. Sosyal güvenlik kavramı bir sistem- olarak tüm toplumun geleceğini güvence altına alma duyarlılığının bir belirtisi olarak ortaya çıkarken; bir başka tanımda sosyal güvenlik “herhangi bir mesleki, fizyolojik veya sosyal riskten ötürü geliri veya kazancı devamlı veya geçici olarak kesintiye uğramış kimselerin geçinme ve yaşama gereksinimlerini karşılayan bir sistemdir” denilerek sosyal güvenlik kavramı riskler yönüyle açıklanmaktadır.
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (İLO) göre sosyal güvenlik yalnız bireylere ve ailelere ekonomik ve sosyal riskler sonucu yaşam düzeylerinde belirli bir çizginin altına düşülmeyeceği garantisini vermekle kalmaz, aynı zamanda tehlikeleri oluşurken önleme, bu mümkün değilse ve tehlikenin zararlı sonuçları gerçekleşirse, bunları gidermek üzere bireylere ve ailelere en gerekli hizmetleri sunma etkinliklerini de içerir. (Önleyici sosyal güvenlik)
Avrupa Birliğini kuran Roma Antlaşması'nın genel ilkelerini ortaya koyan ilk sekiz maddesi içinde yer alan 2. Madde, Topluluk vatandaşlarının yaşam düzeylerinin dengeli ve sürekli olarak geliştirilmesini ortak hedefler arasında saymış; 3.maddenin (j) bendi ise Topluluğun çalışan vatandaşlarının olanaklarını geliştirmek ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesinde etkin önlemler almak üzere bir Avrupa Sosyal Fonu'nun kurulmasını öngörmüştür. Roma Antlaşması’nın 117.maddesinde üye devletlerin, el emeğinin gelişiminde eşitliği sağlamaya yardım edecek şekilde yaşam ve iş koşularının iyileştirmeyi hızlandırmaları öngörülmüştür.
1986 yılında imzalanarak 1 Temmuz 1987 de yürürlüğe giren "Avrupa Tek Senedi" ile Roma Antlaşması'na eklenen 118A ve 118B maddeleri Topluluk organlarına sosyal politika alanını düzenleme konusunda çok önemli ek yetkiler getirmiştir. 118A maddesi Konsey'e; nitelikli çoğunlukla, özellikle işçilerin sağlık ve güvenliklerinin korunması için çalışma ortamının geliştirilmesi ve bu alandaki önlemlerin uyumlaştırılmasını amaçlayan yönergeler kabul etme yetkisi vermiştir. Ayrıca, üye devletlerin sağlık, güvenlik ile ilgili 100A maddesi, ekonomik ve sosyal birliği içeren 130A, 130B, 130C, 130D maddeleri eklenmiştir. 1989 yılında İngiltere dışındaki 11 AT üyesi tarafından onaylanan ve Maastricht'te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşmasında da Topluluğun sosyal mevzuatı olarak benimsenen "Topluluk Çalışanları Temel Sosyal Haklar Bildirgesi" (Charte Sociale) bugüne kadar sosyal alanda gerçekleştirilen aşamaları tamamlayıcı ve güçlendirici nitelikler taşımaktadır. Avrupa Topluluğu ülkelerinde var olan ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıkları azaltmaya ve Topluluk hedeflerine ulaşmayı engelleyecek konuları gidermeye yönelik hazırlanan Sosyal Şart bu amaçla aşağıdaki 12 temel alanda Topluluğun sosyal hedeflerini belirlemekte ve ülkelerin bunlara uyumunu istemektedir.
a). Serbest dolaşım
b). İstihdam ve ücretler
c). Yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi
d). Sosyal koruma (sosyal güvenlik)
e). Toplu görüşme ve örgütlenme özgürlüğü
f). Mesleki eğitim
g). Kadın ve erkek eşitliği
h). İşçilere yönelik bilgilendirme
ı). Danışma ve yönetime katılma
i). İşyerlerinde sağlık ve güvenliğin korunması
j). Çocukların ve gençlerin korunması
k). Yaşlıların korunması
l). Özürlülerin korunması
Sosyal Şart kapsamında yer alan konular çerçevesinde üye ülkelerdeki uygulamalar incelendiğinde, ekonomik, sosyal ve yapısal farklılıklardan kaynaklanan değişik sistemlerle karşılaşılmasına karşın, temelde bir paralellik olduğu görülmektedir. Ancak, Birlik ülkelerinin, ulusal mevzuatları çerçevesinde gerçekleştirdikleri uygulamalara baktığımızda; farklılıkların, kısa ve orta vadede "Sosyal Avrupa" düşüncesinin gerçekleşmesine olanak görülmemektedir. Birlik düzeyinde gerçek bir "Sosyal Avrupa" dan sözedebilmek için, herşeyden önce üye ülkeler arasında konuyla ilgili görüş ayrılıklarının giderilmesi gerekmektedir.
1989 tarihlerinde yapılan Strazburg Zirvesinde imzalanan Sosyal Şartın (Charte Sociale) sosyal güvenlikle ilgili 10.maddesine göre; "Avrupa Topluluğu çalışanı yeterli sosyal güvenlik hakkına sahip olacak ve çalışanın statüsüne ve çalıştığı işletmenin büyüklüğüne bakılmaksızın yeterli sosyal güvenlik sağlanacaktır. Henüz iş edinememiş işsiz kalmış ve geçimini sağlamaktan yoksun kişiler, özel konumlarına uygun, yeterli sosyal ve mali yardım alabilmelidirler. Böylece, Sosyal Güvenliğin tüm toplumu kapsaması yönündeki temel ilke pozitif düzenlemeye kavuşmuş olmaktadır. Şartın 24 ve 25. maddeleri yaşlıların, 26. maddesi ise özürlülerin korunması konusunda temel esasları içermektedir. Bu düzenlemeler sosyal güvenliğin günümüzdeki önemini ve evrensel boyutlarını bir kez daha vurgulamaktadır.
Birliğin Bakanlar Konseyi, 27.07.1992 tarihli öneri kararında, sosyal güvenlik politika ve hedeflerinin ortak ilkelerini şöyle belirlemiştir:
-Kişiye, insan onuruna yaraşır bir gelir düzeyi sağlamak;
-Gelir kaynaklan ne olursa olsun, üye ülkelerde kanuni korunma hakkına sahip herkese sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkını vermek,
-Ekonomik ve sosyal bütünleşmeyi kolaylaştırmak.
Dünyada ekonomik gelişmenin yavaşlaması, düşük büyüme oranları, enflasyon ve işsizlik sonuç olarak sigortalı sayısında azalmaya, fonların erimesine neden olmuştur. Dolayısıyla büyük bir mali bunalım içine girmiş olan sosyal güvenlik sistemleri yeni finans kaynaklarına kavuşturulması zorunluluğu vardır. Ekonomik kaynaklar azaldıkça sosyal güvenliğe olan gereksinim artmakla birlikte, bunu sağlayacak kaynakların azalması önemli çelişki olarak yaşanmaktadır.
Bilindiği gibi, 5502 ve 5510 Sayılı kanunlarla Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve SSK gibi sosyal güvenlik kurumları tek çatı altında toplanmıştır. Her ne kadar uygulama henüz tam olarak oturmamışsa da bu uygulama ile Cumhuriyet tarihinin en büyük reformu gerçekleştirilmiştir.
Diğer taraftan, ülkemizde sosyal yardım hizmetleri merkezi örgüt olarak Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, Vakıflar Genel Müdürlüğü vasıtasıyla; yerel yönetimlerde ise her il ve ilçede bulunan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma vakıfları ile Belediyeler aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.
B. SOSYAL YARDIM VE SOSYAL HİZMETLER
Ülkemizde Sosyal yardım hizmetleri çok başlıdır. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, SHÇEK, Valilikler ve Kaymakamlıklar (SYDF), Belediyeler birbirinden tamamen bağımsız bir şekilde sosyal yardım hizmetlerini yürütmektedir. Bunların içinde en fazla kaynak ise Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonundan SYDV.ları aracılığıyla kullanılmaktadır.
SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
Devlet Bakanlığına bağlı olarak faaliyet yürüten Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü merkezi bir kurumdur. Bu alandaki sosyal yardım faaliyetleri ile ilgili politikaları belirlemektedir.
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonuna bağlı olarak 81 il 850 ilçede olmak üzere toplam 931 SYDVakfı Faaliyet göstermektedir. Bu vakıflar aracılığıyla Yapılan yardımlar:
a) SYDV.ları aracılığıyla sadece Mesleki Eğitim ve İstihdama Yönelik Projeler-Periyodik Yardımlar-Sağlık Yardımları-Eğitim Yardımları-Diğer Sosyal Yardımlar- adı altında 2006 yılında 1 Milyar doların üzerinde (1.446.963.255,12.-YTL) kaynak aktarımı yapılmıştır:
Yapılan Harcama Tutarı
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı
Teşvik Fonu (SYDTF) 2006 1.126.608.235,02
Mesleki Eğitim ve İstihdama Yönelik
Projeler 88.493.597,01
Periyodik Yardımlar 221.602.300,00
Sağlık Yardımları 9.838.078,17
Eğitim Yardımları 476.186.747,75
Diğer Sosyal Yardımlar 159.564.152,22
Yatırım Giderleri 433.526,00
Diğer Giderler 1.065.085,47
Geçmiş Yıl Giderleri 11.818.799,99
Şartlı Nakit Transferi 157.605.948,41
Sosyal Riski Azaltma Projesi (SRAP) 262.935.674.64
Dönem Gelir-Gider Fazlası 57.419.345,46
Genel Toplam (YTL 1.446.963.255,12
Kaynak: SYDF 2006 Faaliyet Raporu (Tablo:5)
b) 1.659.713 okul öncesi çocuğun ailesine şartlı nakil transferi adı altında 2006 yılında 262.935.674.64.-YTL kaynak aktarılmıştır.
· “Doğum Yardımı” olarak ……………………………………………...55 YTL.,
· doğum sonrası lohusalık döneminde “Lohusalık Takibi” olarak 2 defa 15’er YTL.,
· doğumdan itibaren de 72 ay boyunca “Sağlık Yardımı” olarak ayda….17.YTL
c) 2006 yılında ilk ve ortaöğretime devam eden 2.019.557 öğrenciye eğitim yardımı olarak bu çocukların ailesine toplamı 476.186.747,75.-YTL. kaynak aktarılmıştır. (Tablo 21)
· İlköğretime devam eden Erkek/Ay…….18 YTL
- İlköğretime devam eden Kız/Ay ………22 YTL
- Ortaöğretime devam eden Erkek/Ay …..28 YTL
- Ortaöğretime devam eden Kız/Ay …….39 YTL
d) 1.064.000 kişi/aileye “Gıda yardımı” adı altında 2006 yılı dini bayramlar öncesinde SYDV. aracılığıyla toplam 149.482.367,22 YTL karşılığı yardım yapılmıştır.
YAZININ DEVAMI (2) DE