Bayram
Kurban Bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım.
Bu vesile ile; Dünya'daki güzel bayramları hatırlatırken "en büyük bayrama" işaret eden sevgili dostum Ahmet Sandal'a da şiirinden dolayı teşekkür ediyorum...
Sedat ERGENÇ
EN BÜYÜK BAYRAM
Dünya imtihan yeri, helal var, haram var,
Helal üzere durana en büyük bayram var.
Başımızın belası nefis diye bir kavram var,
Nefsine gem vurana en büyük bayram var.
Bu dünyada asıl vazifemiz para-pul değildir,
Lüks evler, köşkler ve çarçaput-çul değildir,
Eli sıkı, pinti, cimri insan hiç iyi kul değildir,
Garip gurebayı sorana en büyük bayram var.
Menfeat yerlere, kardeşlik göklere layıktır,
Maddiyat peşinde koşan yalnızca halayıktır,
Samimiyeti esas alan zeki, akıllı ve ayıktır,
Hasbi dostluk kurana en büyük bayram var.
Yapılan kötülükleri hemen unutmak gerek,
Kendini bilmezlere karşı öfkeyi yutmak gerek,
Kötülük düşünmeyip niyeti iyi tutmak gerek,
Herşeyi hayrı yorana en büyük bayram var.
Her zaman efendi, halim insan olmalıyız,
Herkesin güvendiği selim insan olmalıyız,
Hep okuyup yazarak alim insan olmalıyız,
Muallim-i Kur’an’a en büyük bayram var.
Bu dünyada her şey geçici, hepsi bir emanet,
Yarına çıkmak için, hiç kimsede yok bir senet,
İşte bu hakikat hem çok açık, hem de çok net:
Allah’a tertemiz varana en büyük bayram var.
Ahmet SANDAL
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ahmet sandal,şiir,bayram
Yerel Yönetimlerin Çocuk Suçluluğunu Önlemedeki Rolü-3
Yazının devamı: 2.3. Eğitimin Önemi Türkiye’ de eğitim göstergelerinde her geçen gün iyileşme olduğu bilinmektedir. TÜİK verilerine göre, 1990 yılında %78,4 olarak tespit edilen yetişkin okur-yazarlık oranı, 2006 yılında %88,1’ e yükselmiştir. Türkiye’de yine net okullaşma oranları artmakla birlikte, 2006 yılında okul çağındaki nüfusun % 90’ı ilköğretime devam edebilmiştir. Yine 2006 yılında ortaöğretimde gerçekleşen net okullaşma oranı ise %56,6 olarak tespit edilmiştir. Bu durum halen Türkiye’de eğitilebilir nüfusun belli bir bölümünün eğitim hakkından yararlanamadığını göstermektedir (SHÇEK Genel Müdürlüğü 2010–2014 Stratejik Plan, 2009: 28). TÜİK tarafından 2006 yılı Ekim, Kasım ve Aralık aylarında “Hane Halkı İşgücü Anketi” ile birlikte Çocuk İşgücü Araştırması gerçekleştirilmiştir. Araştırmada 6-17 yaş grubundaki 28.978 çocuk ile görüşülmüştür. Buna göre; 6-17 yaş grubundaki çocuklar, nüfusun % 22,3’ünü oluşturmaktadır. Araştırmanın yapıldığı tarihte Türkiye’de 6-17 yaş grubundaki çocuk nüfusu 16 milyon 264 bindir. Bu yaş grubundaki çocukların % 60,9’u kentlerde, % 39,1’i ise köylerde yaşamaktadır. Bu çocukların % 84,7’si bir okula devam ederken, % 15,3’ü okula devam etmemektedir. Okula devam etmeyen çocukların % 58,8’ini kız çocukları oluşturmaktadır. Okula devam etmeyen çocukların % 26,3’ü çalışmaktadır. 6-17 yaş grubunda bulunan 16 milyon 264 bin çocuktan % 5,9’u ekonomik işlerde çalışırken, % 43,1’i ev işlerinde çalışmakta, % 51’i ise hiçbir işte çalışmamaktadır. Çalışan çocukların % 31,5’i bir okula devam ederken, % 68,5’i öğrenimine devam etmemektedir. İstihdam edilen çocukların % 47,7’si kentsel, % 52,4’ü kırsal yerlerde yaşamaktadır. İstihdam edilen çocukların % 66’sını erkek, % 34’ünü kız çocukları oluşturmaktadır (SHÇEK Genel Müdürlüğü 2010-2014 Stratejik Plan, 2009: 28). 31 Aralık 2008 tarihi itibarıyla Türkiye nüfusu 71.517.100 kişidir. Nüfusun yarısı 28,5 yaşından küçüktür (http://www.tuik.gov.tr). 2006 yılı verilerine göre Türkiye genelinde 6-17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu çocukların % 84,7’si bir okula devam etmektedir. 6-17 yaş grubunda bulunan 16 milyon 264 bin çocuktan % 5,9’u ekonomik bir işte çalışmaktadır (958 bin kişi). Çalışan bu çocukların yarıdan çoğu (% 68,5) öğrenimine devam edememektedir (http://www.tuik.gov.tr). Zorunlu temel eğitimi alamayan, alsalar bile iyi ve kaliteli bir eğitime sahip olamayan, okul sonrası saatlerini iyi bir şekilde değerlendiremeyen çocukların suça sürüklenme bakımından risk grubuna girdiği bilinmektedir. Tablo 8’de ceza infaz kurumlarında bulanan çocuklara ilişkin istatistiklerde hükümlü/hükümözlü çocukların eğitim durumlarına bakıldığında birçoğunun okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olup bir okul bitirmeyen ya da ilköğretim mezunu oldukları görülmektedir. Bu çocukların okul sonrası vakitlerini geçirebilecekleri etüt merkezleri, sosyal ve kültürel faaliyet ve spor ve oyun olanları, beceri ve hobi kursları gibi sosyalleşeceği ortamlar oluşturulması hususunda ise başta belediyeler olmak üzere yerel yönetim kuruluşlarına önemli görevler düşmektedir. Çünkü sosyal veya ekonomik nedenlerle yoksunluk içerisinde olan ailelerin yeterli imkanı bulunmamaktadır. 2.4. Terör ve İç Göç Türkiye’nin yaşadığı ekonomik değişim ve terör sorunu yoğun iç göç hareketlerini de beraberinde getirmiştir. Daha iyi bir yaşam kurmak umuduyla büyük kentlere göç eden aileler büyük bir travma ile karşılaşmıştır. Bu ailelerin çocukları geldikleri kırsal kesimin çoğu dine ve geleneğe dayalı değerler sistemini terk etmekle birlikte geldikleri kentin içerdiği kentsel değerler sistemini ya tanımamakta ya da benimsememektedirler. Yaşadığımız ekonomik değişim ve terör sorunu yoğun iç göç hareketleri neticesinde kentlere göç eden aileler bir hayat kurma çabası içine girdiklerinden bu süreçte çocuklarını ihmal edilmesi, kırsalda denetimleri altında olan çocuklarını komşu, akraba, arkadaş, v.b. mekanizmalarla toplumsal denetim altında tutacak sosyal yapıyı bulamaması, yine özel bir ilgi isteyen çocuklarının karşılaştığı sorunlara karşı nasıl davranılması gerektiği konularında yeterli bilgi sahibi olamamaları ve zaman zaman ebeveynlerin kasıtlı olarak çocuklarını suçta kullanmaları gibi hususlar başlı başına bir sorun teşkil etmektedir. Bu nedenle özellikle dezavantajlı kesimlerin yoğun olarak yaşadığı kesimlerde çocukların içinde yetiştiği aile kurumunun desteklenmesi ve geliştirilmesi amacıyla bu tür sosyal hizmet kurumlarına ve sosyal projelere ihtiyaç duyulmaktadır. Genelde sosyal hizmetler özel olarak çocuk suçluluğu ve sokak çocukları gibi alanlarda yerel yönetimler yurt içi ve yurt dışı kamu ve özel kesim kuruluşları, sivil toplum örgütleriyle birlikte ortak proje ve hizmetler yürütebilme olanağına sahip olduklarından bu potansiyellerini kullanmak zorundadırlar. Türkiye’deki yoğun iç göç, işsizlik ve yoksulluk sorunun asıl kaynağıdır. Suç işleyen çocuklara daha yüksek cezalar vermek veya bunları cezaevlerine göndermek sorunun çözümü değil sonucudur. Dolayısıyla çocuğu suça sürükleyen nedenleri ortadan kaldırılmadıkça da sorun çözülmeyecek, derinleşecektir. Çünkü zorunlu eğitimi alamayan, yeterince beslenemeyen, korunamayan ve uygun ortamlarda barınamayan, iş ve meslek sahibi olamayan bir çocuğun suça sürüklenme ihtimali günümüzde her zamankinden daha yüksektir. Nitekim bugün göç, çarpık kentleşme, gecekondulaşma gibi suçun oluşması için ortam hazırlayan nedenlerin büyük bir bölümü doğrudan yerel yönetimlerin müdahale alanı içine girmekte, yerel yönetimler çocuk suçluluğunun artışında ve önlenmesinde birebir sorumlu olmaktadırlar. 2.5. Sosyal Devletin Doğal Sonucu: Sosyal Belediyecilik Son zamanlarda önemi daha da artan “sosyal belediyecilik” kavramı toplumsal alanda yaşanan sorunların artmasına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. “Sosyal belediyecilik”; yerel yönetime sosyal alanlarda planlama ve düzenleme işlevi yükleyen, bu çerçevede kamu harcamalarını konut, sağlık, eğitim ve çevrenin korunması alanlarını kapsayacak şekilde sosyal amaca kanalize eden; muhtaçlara yardım yapılması ve sosyal dayanışmanın tesis edilmesi ile sosyo-kültürel faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan altyapı yatırımlarını üstlenen; bireyler ve toplumsal kesimler arasında zayıflayan sosyal güvenlik ve adalet mefhumunu güçlendirmeye yönelik olarak mahallî idarelere sosyal kontrol işlevleri yükleyen bir modeldir (Akdoğan, 2002: 14). Tanımdan da anlaşılacağı üzere sosyal belediyecilik sadece alt yapı hizmetleri yüklemenin ötesinde, yerel yönetimleri sosyal sorunların çözümünde de birebir sorumlu tutmaktadır. Suç işlemeyi normal bir davranış olarak gören çocuk için yenisini işlemek sıradan bir eylemdir. Suç, çocuk için sıradan ve müeyyidesi olmayan bir davranış gibi algılanmadan önce önleyici tedbirlere başvurulması gerekmektedir. Bu noktada yerel yönetimlerin sosyal destek projeleri geliştirmeleri, böylelikle çocuğun içinde bulunduğu koşullar nedeniyle suç işlemesini önleyerek topluma kazandırılmasında öncü rolü üstlenmeleri gerekmektedir. Çünkü esas olan çocuğun ailesinin yanında ve ailesi ile birlikte sağlıklı bir çevrede, sosyal bir ortamda, ekonomik bakımdan desteklenerek rehabilite edilmesidir. Bu noktada da çocuğa ve aileye en yakın birimler yerel yönetimlerdir. Amaç, çocuk suçluluk oranını düşürmek, onların sosyal yaşam içerisinde iş ve meslek sahibi olmasını sağlamak, ülke ve toplumuna yararlı, sağlıklı bir birey haline gelmelerini gerçekleştirmek olduğundan yerel yönetimlerin bu alandaki sorumluluğu giderek artmaktadır. Bu sebeple başta Büyükşehir belediyeleri olmak üzere günümüzde birçok yerel yönetim birimi bünyesinde çocuklara, gençlere, ailelere, kadınlara, yaşlılara, engellilere yönelik hizmet merkezlerinde geliştirilmiş, gerek AB Hibeleri kapsamında finanse edilen gerekse ülke ölçeğinde hazırlanan önleyici/geliştirici sosyal projeleri hayata geçirmektedir. Ayrıca yerel yönetim birimlerinde ortak bir çatıda toplanan çocuk eğitim ve eğlence merkezleri, aile danışma merkezleri, gençlik merkezleri, mesleki rehabilitasyon merkezleri, iş edindirme merkezleri, sosyal konut projeleri v.b. sanatsal, sportif, kültürel etkinliklere yönelik birimleri imkânları ölçüsünde oluşturmaktadırlar. 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda tedbir kararı gerektiren “özel korunmaya ihtiyacı olan çocuk” ve “suça sürüklenen çocuk “ olarak iki ayrı tanım mevcuttur. Kanun çerçevesinde gerek özel korunmaya ihtiyacı olan çocuklar ile suça sürüklenen çocuklardan ceza evine girmeyenler hakkında bakım ve danışmanlık tedbirinin uygulanmasında yerel yönetimlere sorumluluk verilmesi hususu düzenlenmiştir. Dolayısıyla yerel yönetimler tarafından yerine getirilecek sorumluluklar suçun ortaya çıkmasını neden olan koşulların oluşumunu önleyici çalışmaları kapsadığı gibi, Çocuk Koruma Kanunu’nun 5 inci maddesinin (a) ve (e) bentlerinde yazılı ve suça sürüklenen veya suç mağduru çocuklara yönelik danışmanlık, bakım ve barınma gibi koruyucu ve destekleyici tedbirleri uygulamayı ayrıca 6 ıncı maddesinde belirtildiği şekliyle korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirim yükümlülüğünü de kapsamaktadır. 2.6. Yerel Yönetimleri Düzenleyen Kanunlarla Belediyelere Verilen Görevler Yerel yönetimlere ilişkin temel yasalar, 2004 tarihinden itibaren yeniden düzenlenmiştir. İlk düzenleme 10.07.2004’te 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile başlamış; 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu, 22.02.2005 tarihinde kabul edilmiş, 5393 sayı Belediye Kanunu da 03.07.2005 tarihinde değiştirilerek belediyelere ve il özel idarelerine sosyal hizmetlere ilişkin önemli görevler ve yükümlülükler getirilmiştir (Aydın, 2009). 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunları incelendiğinde yerel yönetimlere; gençler ve çocuklara yönelik her türlü sosyal ve kültürel hizmetleri yürütmek, geliştirmek ve bu amaçla sosyal tesisler kurmak, işletmek ve işlettirmek, bu hizmetleri yürütürken üniversiteler, yüksek okullar, meslek liseleri, kamu kuruluşları ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapmak, gençler ve çocuklara yönelik sosyal ve kültürel hizmetler sunmak; mesleki eğitim ve beceri kursları açmak ayrıca dar gelirli kişilere sosyal hizmet ve yardımlar yapmak, sağlık, eğitim, spor, çevre, trafik ve kültür hizmetleriyle çocuklara, yönelik hizmetlerin yapılmasına yönelik programlar uygulamak, şehrin mimarisini engelli bireylerin yaşamasına uygun şekilde düzenlemek hususunda görevler verilmiştir.(5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7.,18.,24. maddeleri, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 13., 14.,15., 38., 60., 69., 75., 76., 77., maddeleri ve 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 6., 16., 30., 43., 65., maddeleri). Bu kanunlar, yerel yönetim kuruluşlarına çocukların yaşam şartlarını yakından takip etme, yetersiz bakım ve koruma alında bulunan çocukların davranışsal, duygusal ve sosyal sorunlarının giderilmesi için gerekli tedbirleri alma veya ilgili kurumlara bildirme ve çocuk/gençlik koruma merkezleri gibi çocukların sağlıklı gelişimine katkı sağlamaya yönelik kurumsal yapıları oluşturma sorumluluğunu yüklemektedir. Günümüzde bu kadar önemli olan ve giderek daha da önemi artan çocuk suçluluğu konusunda yerel yönetimler, sorunları çözmede gerekli yetkinliğe ve etkinliğe sahipler midir? Bu soruya bugün maalesef olumlu bir cevap vermek olanaklı değildir. Çünkü mevcut haliyle yerel yönetimler çocuk suçluluğunu önlemede, riskli çocuklara yönelik veri toplama ve tespit çalışmaları ile ilgili olarak sorunun çözümlenmesi için yeterli katkıyı sağlamaktan uzaktırlar ki bu durum yerel yönetimlerin idari, mali ve yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte özellikle Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Antalya gibi Büyükşehir Belediyeleri’nde dar bir alanı kapsayan ancak model teşkil edebilecek başarılı çalışmalar da yapılmaktadır. Uygulamadaki tüm zorluklara ve eksikliklere rağmen yerel yönetimler tarafından erken aşamalarda uygulanacak olan önleyici tedbirler suçun önlenmesinde etkin bir katkıyı sağlayacağı konusunda ortak bir kanı olduğu ve sivil toplum-yerel yönetimler- merkezi yönetim birimleri arasında karşılıklı etkileşime ve desteğe dayalı bir anlayışın yerleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir. TBMM Sokak Çocukları Araştırma Raporunda: “…Çocuk suçluluğu ile mücadele; kapsamlı, pek çok kurum ve kuruluşun işbirliğini gerektiren toplumsal bir sorundur, sokakta çalışan/yaşayan çocuklar sorununun bir güvenlik sorunu olarak ele alınması ve çözümün kolluk birimleri ile ceza veren mahkemelerden beklenmesi en büyük yanılgıdır. Çocuk suçluluğu ile mücadelede ceza en son ve aslında en etkisiz yöntemdir…” denilerek kurumlar arası işbirliğine vurgu yapılmış, sorunun yalnızca güvenlik meselesi olarak görülmemesi gerektiği hususuna değinilmiştir (TBMM Sokak Çocukları Araştırma Raporu, 2005: 132 ). Son Durum Çocukların korunması görevi Türkiye’de, gerek uluslararası sözleşmeler, Anayasa ve kanunlarla devlete verilmiştir. Çocuğun yetiştirilmesinde önemli bir yeri olan ailenin, kamu düzenini bozucu, ekonomik ve fizyolojik tehlikelere karşı korunmasına yasalarca özen gösterildiği gibi çocuğun ailesine karşı korunması da Devlete görev olarak yüklenmiştir. Bu anlamda çocuk haklarının korunması ve çocuk suçluluğunun önlenmesine yönelik yapılan hukuki düzenlemeler başlıca önlemler arasında sayılabilir. Ancak çocukların korunmasına ilişkin yapılan hukuki düzenlemelerin tek başına sorunun çözümünde etkin olması mümkün olmadığından çeşitli kamu kurumlar tarafından da koruyucu ve önleyici tedbirler alma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Tüm bu düzenlemeler çocuğun aslında hiçbir zaman yan yana gelmemesi gereken suç kavramı ile bir araya gelmesi halinde onun cezalandırılmasını değil suçtan ve onu suça sürükleyen çevreden uzaklaştırılmasını sağlamak için ortaya konulmuştur. Bu sebeple yapılan son yasal düzenlemeler de belediye ve il özel idarelerine sosyal hizmet boyutunda görevler vermektedir. Böylelikle daha önceki yerel yönetim hizmetleri kapsamında yerel sosyal hizmetler konuları açıkça belirtilmezken ve yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakılırken 2004 ve 2005 tarihli kanunlarla birlikte bazı uygulamalar, yerel yönetimlerin zorunlu ve fakat müeyyidesi olmayan görevleri arasına girmiştir. Bu görevler bir yandan toplumun geniş kesimlerine ulaşma imkanını artırmakta iken diğer yandan da koordinasyonsuzluk nedeniyle kaynakların etkin kullanılamaması ve kalıcı çözümler üretilememesi riskini beraberinde getirmektedir (Ergenç, 2009). Bilindiği gibi Türk Ceza Kanunu’nda yapılan son değişiklikler ile ilgili olarak yasa TBMM’de görüşüldüğü günlerde basın ve yayın organlarında sürekli olarak kap-kaç, gasp, hırsızlık, okul çeteleri, okuldaki şiddet olayları v.s. haberleri gündeme gelmiş/getirilmiş böylelikle bir kamuoyu oluşturulmuş ve TCK’nın 31. maddesinde yer alan cezalar da bu doğrultuda düzenlenmiştir. Ancak konu gündemden düştüğünde yapılan araştırma raporları dahil birçok çalışma havada kalmıştır. Çocuk suçluluğuna genel anlamda suç ve suçluluk boyutu içerisinde baktığımızda, bu sorunun soyut bir hukuk sorunu olmadığı, suçluluğun bireysel ve çevresel özelliklerinden sıyrılmayacağı ve suçun da sosyal bir eylem değil sosyal bir fenomen olduğu gerçeği, toplum bilimcilerle kabul edilen bir olgudur. Bu anlamda çocuk suçluluğu, çocukların cinsiyet, yaş, eğitim durumları, ailelerindeki sosyo-ekonomik yetersizlikler, ailelerin parçalanması, sosyal dışlanma ve izolasyon, göç ve aile üyeleri arasında gözlenen sapma davranışlar ile yakından ilişkilidir. Ancak Türkiye’de suç işleyen çocukların sayısının ifade edilenden daha düşüktür. Buna karşın mala karşı işlenen suçlar başta olmak üzere suçun niteliğinde zamanla ortaya çıkan bir değişiklik söz konusudur. Çocuk suçluluğunda bireysel ve adi suçların yerini organize suçlara bırakma eğiliminde olduğu gerçeği bu sebeple hiçbir zaman dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Özellikle büyük şehirlerdeki çocuk suçluların profilindeki değişiklikler, suçun organizeye doğru dönüşümü iyi irdelenerek, bu alandaki fikir, çözüm önerileri ve uygulamalar bu gelişmeleri dikkate alarak gerçekleştirilmelidir. Dolayısıyla sorunların tespitinde ve çözümünde görev alacak kişi ve kurumların birlikte çalışması giderek kaçınılmaz hale gelmektedir. Çocuk suçluluğunu önleme politikalarının oluşturulmasında kentlerdeki suç sorununun nedenlerinin ve boyutunun çok iyi tespit edilmesi gerektiğinden bu noktada hangi kurumların ne gibi katkıları olacağı hususu ayrıntılı bir şekilde belirlenmelidir. Bu bağlamda yerel yönetimler ortaya çıkan risk gruplarına uygun acil, orta ve uzun vadeli programlar geliştirmelidirler. Çünkü alt yapı, eğitim ve sosyal ve fiziki koşulların yetersiz olduğu bir yerleşim alanında yetişen çocuklar gelecek için olası bir risktir. Bu anlamda yerel yönetimlerin suç riskini önceden değerlendirmek, gerekli tedbirleri almak ve suç önleme politikalarının geliştirilmesi konusunda daha aktif rol almaları gerekmektedir. Bu noktada akla gelen ilk şey: Bir il veya yerleşim bölgesindeki sorunun bir başka il veya bölge ile aynı özellikleri taşımasının mümkün olmadığı durumda merkezi yönetimler tarafından ne gibi önleyici politikaların geliştirileceğidir. Çünkü suç olgusu yalnızca bireysel sebeplerden kaynaklanmamakta çevresel etmenler ile birlikte kültürel yapıdan da (töre cinayetleri gibi) doğrudan etkilenmektedir. Bu sebeple her yerleşim alanının kendi koşulları dikkate alınmak suretiyle suç önleme politikaları geliştirilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu noktada da yerel yönetimlerin önemi bir kez daha ortaya çıkacak “yerel sorunlara yerel ölçekte önleyici çözümler” üretilecektir. Yerel yönetimler suçların işlenmesine neden olan unsurların tespit edilmesi ve ortadan kaldırılması, suçların işlenmesini zorlaştırmak ve potansiyel suçluları caydırmak amacıyla imar planları ve fiziki düzenlemelerin yapılması, vatandaşların suç korkusunun giderilmesi, vatandaşların suç önleme konusunda bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, suç mağdurlarına yardım ve destek hizmetlerinin sunulması, eski hükümlülerin topluma kazandırılması ve iş imkânlarına sahip olması, sokakta yaşayan, madde bağımlısı olan veya sokakta çalışan çocuklar ile yüksek risk grubunda bulunan mahallelerdeki çocuklara yönelik ortak sosyal destek projelerinin geliştirilmesi, bu çocukların ailelerine yönelik “suçu geçim kaynağı” olmaktan çıkaracak veya suç çetelerinin eline düşmesini önleyecek özel pilot projeler hayata geçirilmelidir. Uygulamadaki tüm zorluklara ve eksikliklere rağmen yerel yönetimler tarafından erken aşamalarda uygulanacak olan önleyici tedbirler suçun önlenmesinde etkin bir katkıyı sağlayacağı konusunda ortak bir kanı olduğu ve sivil toplum-yerel yönetimler-merkezi yönetim birimleri arasında karşılıklı etkileşime ve desteğe dayalı bir anlayışın yerleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Davranış bilimleri, çocuk psikolojisi ve gelişimi bakımından çok pratik ve sağlaması yapılabilir bilgiler ihtiva eden ABD Houston Polis Müdürlüğü tarafından hazırlanmış ve kentteki tüm evlere ve okullara dağıtılan aşağıdaki belgede de görüleceği üzere çocuk suçluluğuna esas teşkil eden asıl sorunların erken aşamada ve çok iyi tespit edilmesi çözümlerin isabet oranını etkileyecektir. Bu nedenle SHÇEK’in bu alandaki bilgi ve birikiminden faydalanılarak, her ilde taşra teşkilatı bulunan sosyal hizmetler, yerel yönetimler ve emniyet müdürlüklerinin farkındalıklarının yükseltilmesi, ortaya çıkacak risklerin tespit edilmesini ve bu doğrultuda koruyucu ve önleyici tedbirlerin alınmasını daha kolaylaştıracaktır. Geleceğin Suçlusunu Yetiştirmenin En Basit Kuralları * Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın. Bu biçimde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır. * Kötü sözler söylediği zaman gülün. Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır. * Kararları hep siz verin. Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! Yirmi bir yaşına gelince de kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin. * Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini, onun için her şeyi siz yapın ki, o tüm sorumlulukları nı başkalarına yüklemeye alışsın. * Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki, böylelikle aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin. * Ona istediği kadar harçlık verin ki, hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin. * Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili tüm isteklerini yerine getirin ki, istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin. * Komsulara, öğretmenlere, polislere karşı her zaman onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun. * Tüm bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç işlerse, kendisinden özür dileyin. Ama onu felaket dolu bir yasama hazırladığınız için kendinize teşekkür etmekten geri kalmayın. 1. Ersöz, H. Y. (2009). “Sosyal Politika-Refah Devleti-Yerel Yönetimler İlişkisi”, http://iibf.kocaeli.edu.tr/ceko/armaganlar/tokerdereli/35.pdf(05.05.2009) 2. Saran, N. (1990). Çocuk Suçluluğu ve Parçalanmış Aileler. Aile Yazıları III., Birey Kişilik ve Toplum, Bilim Serisi (Der.: B. Dikeçligil- A. Çiğdem). Yayın No: 5, Ankara: T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları. 3. Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmi Gazete, 5532; 29.06.2006. 4. Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Yönlendirici İlkeleri (Riyad İlkeleri), 1990. 5. Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu, Resmi Gazete, 26497; 20.07.2005. 6. T.C. İzmir Valiliği(2008). Çocuk Koruma Sisteminde Tedbirlerin Uygulanmasından Sorumlu Kurumların Görevleri ve Sorumlulukları ile Kurumlar Arasında Koordinasyon El Kitabı. 7. Aydın, M. (2008). “Çocuk ve Çocuk Suçluluğu Üzerine Röportaj” Adalet Bakanlığı CTE Genel Müdürlüğü, Sayı: 3, Ankara: Denetimli Serbestlik Hizmetlerinden Sorumlu Daire Başkanlığına ait E-Bülten. 8. SHÇEK Genel Müdürlüğü 2010-2014 Stratejik Plan, 2009. 10. http://www.cte.adalet.gov.tr/kaynaklar/istatistikler/kadin_cocuk/cocuk.htm (07.06.2009) 11. Akdoğan, Y. (2002). Ulusal Soruna Yerel Çözüm: Sosyal Belediyecilik, Şubat Sayısı İstanbul: Eminönü Bülteni. 12. TBMM Sokak Çocukları Araştırma Raporu, 2005. 13. Ergenç, S. (2009). “Çocuk İçin Sokak Tehlikesi ve Çocuk Suçluluğu”, http://sedatergenc.blogcu.com/cocuk-icin-sokak-tehlikesi-ve-cocuk-suclulugu 2_28984561.html(02.05.2009). 14. Aydın, H. (2009), “Yerel Yönetimler ve Sosyal Hizmetler”, http://karakalem2023.blogcu.com/yerel-yonetimler-ve-sosyal hizmetler_53094341.html(03.11.2009). 15. Ünlü, A. (2009). “Çocuk Suçluluğu Yönetim Anlayışını Nasıl Etkileyecek?”, http://www.isref.org/index.php?pid=43&page=view&id=556(22.05.2009) 16. İl Özel İdaresi Kanunu. Resmi Gazete, 25745; 04 Mart 2005. 17. Belediye Kanunu. Resmi Gazete, 25874; 13 Temmuz 2005. 18. Büyükşehir Belediyesi Kanunu. Resmi Gazete, 25531; 23 Temmuz 2004. 19. http://www.cte.adalet.gov.tr(15.02.2009) 20. Kepenekçi, K. Y. ve A.Y. Özcan (2002). Okullarda Çocuk Suçluluğunun Önlenmesi. 1. Ulusal Çocuk ve Suç: Nedenler ve Önleme Çalışmaları Sempozyumu. Ankara: Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı Yayını. 21. Temel, F. Ve A. Aksoy (2005). Ergen ve Gelişimi: Yetişkinliğe İlk Adım. Ankara: Nobel Yayıncılık.
KAYNAKLAR
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : minespalety,child an crime and punishment,sedat ergenç,çocuk ve suç,suç.belediye
Yerel Yönetimlerin Çocuk Suçluluğunu Önlemedeki Rolü-2
Yazının devamı
2.1.1.Çocukların Şahsa Karşı İşlediği Suçlar
26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunundan önce şahsa karşı işlenen suçlar polis kayıtlarında öldürme, yaralama, genel adap ve aile nizam ile şahıs hürriyeti aleyhine ve devlet idaresi aleyhine işlenen suçlar şeklinde sınıflandırılmış ve bu format 2006 yılı sonuna kadar devam etmiştir.
Tablo 3: Olay Türüne Göre Yakalanan Çocuk Sayısı
2004 2005 2006 2007 2008
Olay Türü Y a k a l a n a n
1 8 Y a ş ı n ı D o l d u r m a m ı ş
K E K E K E K E K E
Kişiye Karşı
Asayiş Olay 1460 19363 1857 20629 2785 25693 2059 23093 2580 27483
Malvarlığına
Karşı As.Olay 3312 23932 3391 25695 3950 27735 2967 24930 2148 24705
Toplam 4772 43295 5248 46324 6735 53428 5026 48023 4728 52188
Genel Toplam 48067 51572 60163 53049 56916
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
2004 yılında kişilere karşı asayiş olaylarında yakalanan erkek çocuk sayısı 19363 kişi ve 2008 yılında 27483 kişi olmasına karşın hazırlanan Tablo 2’de Türkiye genelinde şahsa karşı işlenen suçlarda hükümlü çocuk sayısında ciddi bir artış olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir.
Tablo 4: Çocukların Şahsa Karşı İşledikleri Suçların Suç Türüne Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Suç Türleri Sayı % Sayı % Sayı % Sayı %
Öldürme 318 1,6 411 1,8 391 1,7 439 1,5
Yaralama 11.661 58,7 28413 59,7 14.326 58,8 17.402 55,6
Şahıs Hür.Aleyh2.153 10,9 2.279 10,2 2.362 9,7 3.273 10,5
Devlet Aleyhine 851 4,2 1.073 4,7 1.266 5,2 1.308 4,4
Diğer Suçlar 4.881 24,6 5.040 22,6 6.000 24,6 8.758 28,0
TOPLAM 19.864 22.238 24.347 31.283
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Çocukların şahsa karşı işlediği suçlarda ilk sırayı yaralama suçunun oluşturduğu görülmektedir. 2003 yılında tüm şüpheli çocukların % 58,7’si yaralama suçuna karıştıkları iddiasıyla Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilmişlerdir. Bu oran 2004, 2005 ve 2006 yıllarında sırasıyla düşme eğilimi göstererek % 59,7, % 58,8 ve % 55,6 şeklinde seyir izlemiştir.
Şahsa karşı işlenen suçlardan; kişilerin can güvenliğine, başka bir anlatımla vücut dokunulmazlıklarına karşı işlenen suçları anlamak gerekmektedir. Bu tür suçların çocuklar tarafından işlenmesi halinde alacakları cezanın az olacağı varsayımından hareketle yetişkinler tarafından azmettirildikleri bilinen gerçeklerdendir. Ayrıca edinilen gözlemlere göre sokakta yaşayanların, yaşamı sürdürebilmek için başkalarına dokunmaları onlar için bir hak olarak görülebilmektedir. Yönetsel yapı içerisindeki sosyal çarpıklığın sonucu yaşadıkları mağduriyeti bir haksızlık olarak görebilmekte ve kendilerini cesaretlendirici birçok ilaç da kullanarak cana yönelik eylemler gerçekleştirebilmektedirler.
Tablo 1’de çocuk şüphelilerin genel suçlar içindeki payı oran olarak her geçen yıl bir azalma seyri göstermesine karşın Tablo 3’de yıllar itibarıyla şüpheli sayısında bir artışın olduğu gözlemlenmektedir. 2003 yılında 19.864 olan şüpheli sayısı 2006 yılında % 57,4 oranında artış göstererek 31.283’e yükselmiştir. Bu durumda emniyet teşkilatı mensuplarının, önleyici hizmetlere ilişkin tedbirler konusunda çocuk suçlarına karşı daha az duyarlı oldukları, başka bir anlatımla çocukları ikinci plana alarak yetişkinlerin işledikleri ya da işleyebilecekleri suçlar için daha çok gayret gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ya da çocuğu sokağa iten problemlerin başlıcaları olan göç ya da çarpık kentleşme sorunu ile ailedeki ve çevredeki olumsuzluklar aşılamamıştır. İstatistikî verilerin gösterdiği olumsuz tablonun iyileştirilmesi konusunda ilgili kurum ve kuruluşların yeni bir değerlendirme yaparak soruna çözüm getirilmesinin uygun olacağı mütalaa edilmektedir. Unutulmamalıdır ki bugünün çocuk suçlusu yarın yetişkin ve daha donanımlı bir suçlu profili ile güvenlik görevlilerinin ve öteki sosyal kuruluşların karşısına çıkabilecektir.
Şahsa karşı işlenen suçlarda Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen şüpheliler, cinsiyet durumları göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Tablo 5’de görülen bir sonuçla karşılaşılmaktadır. Buna göre 2003 yılında tüm şüphelilerin % 13,3’ünü kız çocukların oluşturduğu görülmektedir. Bu oran devam eden üç yıl içinde de benzer bir seyir izlemekte ve 2006 yılına değin sırasıyla % 11,1, % 13,4 ve % 15,5’lik oran oluşturmaktadır. Her geçen yıl -az da olsa- yükselen değerler, kız çocukların geleceği için umutlu görünmemektedir. Onların eğitimiyle ilgili olarak sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenen programların devlet tarafından bizzat yerine getirilmesi durumunda bu oranın daha aşağı düzeylere çekileceği varsayılmaktadır.
Tablo 5: Şahsa Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Cinsiyet K E K E K E K E
Suçlu 2.651 17.213 2.482 19.756 3.275 21.072 4.877 26.306
TOPLAM 19.864 22.238 24.347 31.283
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
2.1.2. Çocukların Mala Karşı İşlediği Suçlar
Mala karşı suç işledikleri için Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen çocuk sayısı, aynı dönemde şahsa karşı işlenen suçlardan daha fazla olarak tespit edilmiştir. Bu suçlardan en çoğunu hırsızlık suçu oluşturmaktadır (Tablo 6).
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Suç Türleri Sayı % Sayı % Sayı % Sayı %
Hırsızlık 22.029 83,1 22.153 81,1 23.101 79,4 23.944 75,5
Gasp ve Yağma1.115 4,2 1.3 5,1 1.937 6,7 2.222 7,0
Yangın 152 0,6 162 0,6 183 0,6 208 0,7
Diğer Suçlar 3.185 12,1 3.548 13,2 3.865 13,3 5.311 16,8
TOPLAM 26.481 27.244 29.086 31.685
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Tablo 7: Mala Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Cinsiyet K E K E K E K E
Suçlu 3.258 23.223 3.312 23.932 3.391 25.695 3.950 27.735
TOPLAM 26.481 27.244 29.086 31.685
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Mala karşı işlenen suçların ilk bakışta şahsa karşı işlenenlerde olduğu gibi önemli bir tesir bırakmadığı düşünülmektedir. Meydana gelen zararların, eşyaların sigorta edilerek giderilebileceği akla gelmekteyse de eylem sırasında şüphelilerin malı ele geçirme pahasına vücut dokunulmazlığı konusunda acımasız bir tavır sergiledikleri sıkça yaşanan durumlardandır. Yaşamak için çalmayı ilke edinenlerin, başkalarının yaşaması konusunda duyarlı olmaları beklenmemelidir.
Mala karşı işlenen suçlarda çocukların cinsiyet durumları incelendiğinde erkek çocukların kız çocuklara oranla daha fazla suça karıştıkları tespit edilmektedir. Tablo 7’de görüldüğü gibi kız çocukların mala karşı işlenen suçlardaki payı 2003 yılında % 12,3, 2004 yılında % 12,1, 2005 yılında 11,6 ve 2006 yılında 12,4 olmuştur. Kız çocuklarının suça katılma oranını azaltmak için “Haydi Kızlar Okula” gibi kampanyaların desteklenmesinin faydalı sonuçlar getireceği değerlendirilmektedir.
Tablo 2’den yola çıkılarak yapılan değerlendirmede Türkiye’de son 5 yıl ortalaması olarak suç işlediği iddia edilen şüpheli sayısı yıllık 539.989’dur. Aynı oran çocuk şüphelilerde yıllık olarak 53.035’dir. Son beş yıl ortalamasında ülke nüfusu 70 milyon olarak kabul edildiğinde Türkiye’de her 129 kişiden birinin suç işlediği şüphesiyle Cumhuriyet Savcılıklarına gönderildiği anlaşılmaktadır. Ülke nüfusunun üçte birini çocukların oluşturduğu varsayıldığında 23.300.000 çocuktan yıllık ortalama 53.035’inin, dolayısıyla 439 çocuktan birinin şüpheli olarak Cumhuriyet Savcılıklarına gönderildiği tespit edilmektedir. Bunların büyük bir bölümünün sokak çocuğu olduğu bilinmektedir. Ama ne kadarını sokak çocuklarının oluşturduklarına dair Türkiye’de sağlıklı hiçbir kaynak gösterilememektedir.
Genel olarak bakıldığında Türkiye’de suça sürüklenen çocuklar bakımından karşılaşılan en yoğun suç türü mala karşı suçlar olup bunlar arasında da hırsızlık suçları ön plana çıkmaktadır. Çocukların içinde bulundukları sosyal ve kültürel çevrenin yaklaşımları ile ekonomik yoksunlukları onları suça sürüklemektedir. Tüketim toplumunun yarattığı özendirmeler karşısında korumasız ve ekonomik yoksunluk içinde bulunan çocuk bu yönlendirmeler sonucunda oluşturduğu ihtiyaçlarını gidermek için suça başvurabilmektedir (Aydın, 2008: 18).
Bundan sonra kasten yaralama suçları çocuk suçluluğunda ikinci sırayı almaktadır. Türkiye’de var olan şiddet kültürü çocuklarımızı da içine almaktadır. Evde, okulda, sokakta, işyerinde, medyada şiddeti gören, şiddete maruz kalan çocuk şiddeti öğrenmekte ve bir süre sonra maruz kaldığı şiddetin uygulayıcısı durumuna gelebilmektedir. Yağma, kasten öldürme ve öldürmeye teşebbüs ile cinsel istismar suçları gibi ağır cezalık suçlar çocuklar bakımından sayısal bir ağırlık ifade etmese de bu suçların niteliksel ağırlığı nedeniyle dikkate alınması gereken suçlar olarak karşımıza çıkmaktadır (Aydın, 2008:19).
Nitekim Türkiye’de de çocuklar tarafından işlenen suçların büyük bir kısmı örneğin adam öldürme, kız ve kadın kaçırma, hırsızlık, gasp v.s. suçlar o bölgelerdeki toplumsal değerlerin ve ekonomik koşulların etkisi altında işlenen suçlardır.
Ancak ülkemizde suç işleyen çocukların sayısının ifade edilenden daha düşük olduğu istatistikî rakamlardan görülmektedir. Çocukların işlediği iddia edilen suç sayılarının yıllar itibarıyla artış göstermiş olması, ülke çapında işlenen tüm suçların artmasının da bir sonucudur.
2.2. Organize Suçlar ve Şiddet
Bununla birlikte özellikle son dönemde Türkiye’de yeni bir suça sürüklenen çocuk tipi ortaya çıkmıştır. 18 yaş altında, büyük çoğunlukla psikolojik bozuklukları olan, eğitimsiz, amaçsız v.s. gibi en belirgin özellikleri olan çocuklarımız ülke gündemini sarsan cinayetlerin faili durumdadır. Üzeyir Garih, Rahip Santora, Hrant Dink cinayetleri gibi suçların çocuklara işletilmesi organize suçlara örnek olarak verilebilir. Mala karşı işlenen suçlarda oluşan organize yapılanmalar da (kap-kaç çeteleri v.s.) net olarak görülmektedir. Özellikle son yıllarda Türkiye’nin belirli bölgelerinde ve büyük kentlerde meydana gelen yasa dışı gösteri ve yürüyüşlerde çocukların ön planda kullanılması, toplumsal eylemlerde çocukların öne çıkarılması da çocuklara yönelik yeni bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır
Çocuk suçlular içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi nedeniyle dikkatleri bu noktaya çekmektedir.
Ancak ülkemizin nüfusunun yüzde kırkından fazlası 18 yaşın altındadır yani çocuktur. Bu büyük nüfus miktarının önemli bir kısmı ise 12 yaşın altındadır. Yine önemli bir kısım nüfus örgün öğretim kapsamında okula gitmektedir. Tüm bunlara bakıldığında ülkemizde suç işleyen ve risk altında bulunan çocukların sayısının sanıldığından düşük olduğu görülecektir. Zaman içerisinde yapılan çalışmalar ile bu sayı giderek düşme eğilimindedir(Aydın, 2008: 17-19).
Tablo 8: Ceza İnfaz Kurumlarında Bulunan Çocuklara İlişkin İstatistikler
Öğrenim Dur.naGöre Dağılım Tutuklu Hükümözlü Hükümlü Toplam
Okuma- Yazma Bilmeyen 54 18 8 80
Okur-Yazar Okul Bitirmeyen 176 28 14 218
İlkokul Mezunu 256 65 24 345
İlköğretim Mezunu 141 13 9 163
Ortaokul/Dengi Mezunu 184 39 6 229
Lise/Dengi Mezunu 18 0 0 18
Yüksekokul- Fakülte Mezunu 0 0 0 0
Yüksek Lisans Mezunu 0 0 0 0
Doktora Mezunu 0 0 0 0
Öğrenim Durumu Bilinmeyen 434 43 25 502
Toplam 1263 206 86 1555
Yaş Gruplarına Göre Dağılım
12 ve 17 Yaş Arası (Çocuk) 1263 206 86 1555
(4 Mayıs 2009 Tarihi İtibarıyla) Kaynak: www.ct
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : role of minespalety in crime of child, çocuk suçluluğu, sedat ergenç, shçek
Yerel Yönetimlerin Çocuk Suçluluğunu Önlemedeki Rolü-1
Çocuk suçluluğunun önlenmesi hususunda yerel yönetimlerin rolü ve katkısını ortaya koymayı amaçlayan bu makalede, yerel yönetimler ve çocuk suçluluğu ilişkisi sosyal hizmetler ve sosyal politikalar çatısında ele alınarak, söz konusu kurumların çocuk suçluluğu alanındaki rol ve etkinliği incelenmiştir. Bu çalışmada 2004 yılından itibaren yerel yönetimler alanında yapılan düzenlemelerin yerel yönetimlerin yapı ve fonksiyonlarındaki etkisi ve sosyal hizmet politikalarında meydana getirdiği yansımaları tartışılarak Türkiye’deki durum saptanmıştır.
Anahtar Kelimeler: Yerel yönetimler, suç, çocuk, sosyal hizmetler, sosyal belediyecilik.
Abstract
In this article we studied on the role and contribution of local administrations in relation to prevention of child delinquency. The relationship between local administrations and child delinquency will be analysed under the framework of social services and social policies, and the role and effectiveness of local administrations in the field of child delinquency will be studied. Since 2004 there have been some changes related with local administrations, so in this article the effects of these changes on local administarations’ structure, functions and social service policies will be discussed, and this will give us the opportunity to see the situation in Turkey.
Sedat ERGENÇ[*]
Hakan AYDIN**
GİRİŞ
Kamu yönetim sisteminin merkezi yönetimden sonraki en büyük ve en önemli parçası olan yerel yönetimler, merkezi yönetimle birlikte kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde görev alan kuruluşlardır. Boyutları ve etkinlikleri ülkelerin yönetim sistemlerine (üniter / federal devlet) bağlı olarak değişmekle birlikte mahalli / bölgesel düzeydeki kamu hizmetleri yerel yönetimler tarafından sağlanmaktadır(Ersöz, 2009: 772).
Yerel yönetimler, belde halkının ortak yerel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş, dolayısıyla topluma karşı çeşitli sorumlulukları bulunan kamu kurumlarıdır. Bu sorumluluk çerçevesinde yerel yönetimlerin, toplumun yapısını, temel ihtiyaçlarını ve önceliklerini tanımaları, en kısa sürede ve istenen düzeyde bunlara cevap vermeleri, etkin yönetimin bir gereği olmaktadır.
Suç, insanın ruhundaki kötülükten, kalıtımsal ve bedensel özelliklerinden, toplumsal sebeplerden kaynaklanır. Suçluluk, kişiyi toplum halinde yaşayan öteki bireylerin karşısına çıkaran bir çatışmanın ürünüdür. Suç kavramı ile ilgili araştırmalara bir bütün olarak bakıldığında, önemle üzerinde durulan iki kavram olduğu görülür. Birincisi suçu önlemeye yönelik tedbir ve erken tanı çabaları, ikincisi suçun ortaya çıkışındaki ilk belirtilerin çocuklukta görüldüğü düşüncesiyle, çocuk suçluluğu araştırmalarıdır. Bunlar suçun ortaya çıkışı, gelişmesi ve önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin tanımlanması amacındadır.
Araştırmalara göre suça sürüklenen çocukların önemli bir bölümü yaşamlarının ilk yıllarını aile içi ilişkiler düzeyinde yaşanan kötü toplumsallaşma süreci içinde ve sosyal, ekonomik ve kentsel yapıdaki mimari düzensizliğin hakim olduğu çevresel şartlarda geçirmişlerdir(Saran, 1990: 131-134).
Bu kapsamda ele alınan çalışmada, öncelikle Türkiye’de çocuk suçluluğuna yol açan sebepler incelenmiş, çocuk suçluluğu konusunda yerel yönetimlerin görevlerine ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemelere yer verilmiş, çocukların işledikleri suçların istatistikî değerlendirilmesi terör, iç göç ve eğitim paralelinde ortaya konulmuş, sosyal belediyecilik olgusuna yapılan vurgu ile yerel yönetim kurumlarına sosyal hizmetler alanında verilen görevlere değinilmiştir.
1. ÇOCUK SUÇLULUĞUNA İLİŞKİN ULUSAL VE ULUSLARARASI ALANDA YAPILAN YASAL DÜZENLEMELER
Dünya genelinde artmakta olan çocuk suçluluğuna karşı devletler (merkezi ve yerel yönetimler olarak) farklı önlemler almaktadırlar. Çocukların suç işlemesine sebep olacak nedenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik bu çalışmaların başarısı ilk başta sorunların tespitine, alternatif çözüm yollarının bulunmasına, en makul ve uygulanabilir çözümün uygulanmasına bağlıdır. Bu ise yönetim anlayışlarında bir takım değişikliklerin ortaya çıkmasına neden olacaktır (Ünlü, 2009).
Günümüzde yerel yönetimler sınırları içinde yaşayan birey, grup (aile) ve toplulukların üç farklı kaynaktan gelen ve müdahale edilmedikçe derinleşen sosyal sorunlarıyla yakından ilgilenmek durumundadır. Temelde toplumsal, ekonomik ve yönetsel sistemin işleyişinden kaynaklanan, özellikle büyük kentlerde erken müdahaleyi gerektirecek ölçüde derinleşen yoksulluk, işsizlik, dilencilik, madde bağımlılığı, sokak çocukları, çocuk suçluluğu v.b. sorunlardır ki, bu sorunların çözümünde merkezi yönetimlerle birlikte yerel yönetimlerin de vazgeçilmez bir rolü bulunmaktadır.
Son yıllarda özellikle belirli bölgelerde ve büyük kentlerde meydana gelen yasa dışı gösteri ve eylemlerde çocukların ön planda kullanılması (bu çocukların 18 yaş ve altında olmalarına karşın eylemleri Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ele alınmıştır), çocuk suçluluğu içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki yükseliş, gasp, hırsızlık, yaralama v.b. olaylarda belli bir dönem aralığında ortaya çıkan artış, Üzeyir Garih, Rahip Santora, Hrant Dink gibi cinayetlerin çocuklara işletilmesi gibi nedenlerle şahsa ve mala karşı işlenen suçlar yanında organize suçlarda da çocukların kullanılması(istismar edilmesi) tehlikesi nedeniyle dikkatler bu alana yoğunlaşmış, bu nedenle gerek TCK(Türk Ceza Kanunu) ve CMK’da(Ceza Muhakemesi Kanunu) ve gerekse diğer yargılama hukukunda yapılan değişiklikler ile birlikte çocukların yargılanması esnasında ve sonrasında korunmasını sağlayıcı bazı değişiklikler yapılmıştır.
Ancak çocukların korunmasına ilişkin yapılan hukuki düzenlemeler tek başına sorunun çözüme kavuşturacağını beklemek olanaksız olduğundan çeşitli kamu kurumlar tarafından da koruyucu ve önleyici tedbirler alma zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
Günümüzde artan sosyal sorunlar karşısında kamu hizmetlerinin daha iyi yürütülmesi merkezi yönetimler ile birlikte yerel yönetimlere de sorumluluklar yüklemektedir. Çünkü vatandaşların sosyal barış içinde yaşamaları ve toplumsal uzlaşmanın temini, yerel yönetimlerin de sorumluluğu alanındadır.
Çocuk suçluluğu ile ilgili olarak kamu yönetim sistemi içerisinde bir çok kurum daha yakın ve müşterek çalışma şartları geliştirme ihtiyacı hissetmektedir. Çünkü suça sürüklenen çocuğa müdahale pek çok disiplinin bir araya gelmesini gerektiren bir durumdur. Bireyin doğumundan ölümüne hayatını içinde geçirdiği sosyal çevre, onun kişiliğinin oluşumu ve bu kişiliğin dışarı yansımasında oldukça önemlidir. İnsanlar içinde bulundukları sosyal çevreden etkilenen ve bu sosyal çevreyi etkileyebilen varlıklardır. Bundan dolayı hukuk, eğitim, psikiyatri, sosyoloji, tıp, rehberlik ve danışmanlık hizmetleri, emniyet, sosyal hizmetler ve yerel yönetimler gibi alanlarda çalışanların bir araya gelmesi ve birlikte çalışması gerekmektedir.
Gerek ulusal gerekse uluslararası alanda yapılan düzenlemelerde de çocuğun yaşadığı çevreye en yakın birimler olan yerel yönetimlere konu ile ilgili olarak görevler verilmiştir. Bu nedenle sosyal belediyecilik anlayışına ve yörenin özelliğine uygun olarak yerel yönetimler “Risk Altında Olan ve Korunması Gereken Çocuklar” ve sokak çocukları gibi alanlarla ilgili olarak sosyal politikaların yerine getirilmesinde aktif olarak rol almak durumundadırlar. Yerel yönetimlerin Valilik, İl Sosyal Hizmetler, Üniversiteler, İl Emniyet Müdürlükleri İl Sağlık Müdürlükleri, İl Milli Eğitim Müdürlükleri, Denetimli Serbestlik Şube Müdürlükleri ve Sivil Toplum Örgütleri ile daha yakın bir işbirliği içerisine girmeleri kaçınılmazdır.
Çocuk suçluluğu veya sokak çocukları gibi sorunlar yerel yönetimlerin hizmet alanını oluşturan şehir merkezlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun olumsuz etkileri de yine ağırlıklı olarak şehir merkezlerinde görülmektedir. Dolayısıyla soruna yönelik önleyici müdahaleler hususunda merkezi yönetimden kaynaklanan bürokratik engellerin önüne geçilmesi, yerinde ve en yakın birimlerce önleyici yönde müdahale edilmesi çözüm konusunda etkinliği arttıracaktır.
1.1. Çocuk Suçluluğu Konusunda Yerel Yönetimlerin Görevlerine İlişkin Uluslararası Düzenlemeler
Bu alandaki uluslararası mevzuattaki düzenlemelere baktığımızda;
Birleşmiş Milletlerce 1989 yılında benimsenen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile çocuğun öneminin daha da arttığını görmek mümkündür. Nitekim sözleşmenin 3 üncü maddedesin yer alan “Taraf Devletler, çocukların bakımı veya korunmasından sorumlu kurumların, hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik, sağlık, personel sayısı ve uygunluğu ve yönetimin yeterliliği açısından, yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler” ibaresinde güvenlik kavramı ön plana konularak çocuğun uluslararası alandaki yeri daha da üst boyutlara taşınmıştır.
Türkiye’de de 2006 yılında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişiklik ile 15 yaşından büyük çocukların terör suçları bakımından çocuk mahkemelerinin görev alanından çıkarılıp güvenlik nedeniyle özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin görev alınana sokulmuştur ( Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 2006 ). Çocuk koruma sistemi açısından yerine olmadığı düşünülen bu uygulama; çocuklar bakımından çocuk mahkemelerinin koruyucu etkisinin ortadan kaldırılmakta, bu gruptaki çocuklar terör örgütlerinin tehlikeli üyeleri ile birlikte ve onlarla aynı koşullarda yargılanmak durumunda kalmakta, bu örgütlerin yetişkin durumundaki üye ve yöneticilerinin her türlü istismarına açık halde bırakmaktadır. Bu sebeple terör suçlarıyla ilgisi olan 18 yaşından küçük çocukların çocuk mahkemelerinde yargılanmalarını ve çocuklar lehine alternatif ceza tedbirleri öngören düzenlemelerin yapılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Yönlendirici İlkeleri (Riyad İlkeleri)’in de “…Çocuk suçluluğunu önlemede yerel topluluk hizmet ve programlarının özellikle klasik tipte hiçbir hizmetin bulunmadığı yerlerde işlerlik kazanması ve toplumsal denetimin klasik çarelerine en son çare olarak başvurulması uygun olur…” denilmekte, genel önlemler başlığıyla ifade edilen kısımda “…Çocuk suçluluğunun önlenmesinde elbirliği ile yürütülen etkinliklerin düzene konması için, özel sektöre, hedef topluluğun ileri gelenlerine ve çalışma sorumlularından, çocuklara gösterilecek ihtimamdan sorumlu kuruluşlara ve keza yargı kademelerine çağrı yapmak suretiyle merkezî iktidar, ara yönetimler (eyalet, federe devlet, bölge ve il yönetimleri), yerel yönetimler arasında karşılıklı disipline dayalı sınırlı bir işbirliği…” yapılmasına vurgu yapılmaktadır. Ayrıca yine yerel toplum başlığıyla ifade edilen kısımda “…Yerel toplumun “sosyal tehlike” durumundaki çocuklar için toplumsal gelişme, eğlenme ve dinlenme donanımı ve özel sorunlar için verilmeye hazır hizmetler merkezleri gibi gençlere toplumsal destek sağlayacak çok çeşitli araçları ortaya koyması, varsa bunları takviye etmesi gerekir. Bunu yaparken bireyin haklarını gözden uzak tutmamalıdır… Yerel gençlik kuruluşları yapılandırılmalı, varsa bunlar güçlendirilmeli ve bunlara toplumsal sorunların izlenmesi ve yönlendirilmesi işlevinde tam bir katılımcı statüsü kazandırılmalıdır. Bu örgütlenmeler toplu hayır etkinlikleri, özellikle yardım gereksinimi olan gençler yararına projeler üretme girişimine özendirilmelidir…” denilerek sosyal tehlike durumunda olan çocuklar için uygun toplumsal desteğin sağlanması yönünde yapılması gerekenler ifade edilmiştir. Bununla birlikte Araştırma, Politika Geliştirme ve İşbirliği başlığı altında “…Çocuk suçluluğunun önlenmesi konusunda yasal mevzuatın uygulanıp yaşama geçirilmesi, suçlu çocukların kaldığı infaz kurumlarının çocukların yeniden topluma kazandırılması doğrultusunda iyi organize edilmesi, tahliyesinden sonra çocuğa iş olanaklarının sağlanması, çocuk suçluluğunun yoğun olduğu bölgelerde, o bölgenin yerel yönetimleri ve halkı tarafından oluşturulacak ve çocuk suçluluğu ile mücadele edecek örgütlerin kurulması ile belirli ölçüde çözümlenebilecektir. Çocuk suçluluğunu önlemek amacıyla girişilecek faaliyetin çocukla doğrudan doğruya ilişkide bulunan çevreden başlaması gerekir…” denilmek suretiyle suça sürüklenen çocuklara ilişkin olarak yerel yönetimlere çocuğun yeniden topluma kazandırılması yönünde çocuk suçluluğu ile mücadele edecek örgütlerin kurulması ve çocuğa en yakın birimlerce önleyici tedbirlerin alınması gerektiği önerilmiştir (Riyad İlkeleri, 1990).
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 29 Kasım 1985’te kabul edilen Pekin- Beijing Kuralları (Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adalet Sisteminin Uygulanması Hakkındaki Asgari Standart Kurallar) ile suçlu çocuğun yakalanmasından itibaren ilk inceleme ve sorgulama, yargılama ve hüküm ile kurum dışı infaz yolları hakkında asgari standart kuralları belirlemiştir. Çocuk suçlulara ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ve diğer görüşler, millî ve sosyal köken, varlık, doğum yeri vs. hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanacak olan kuralların temel ilkeler ortaya konulmuştur.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde kabul edilen Havana Kuralları (Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Kuralları) ile gözaltında veya tutuklu bulunan çocuklarla ilgili olarak taraf devletlerin uyacağı kurallar belirlenmiş, tutuklu çocukların, hükümlü çocuklardan ayrı yerlerde tutulması istenmiştir. Havana Kuralları özgürlüklerinden yoksun bırakılacak olan çocukların tutulacakları yere giriş, sınıflandırma ve yerleştirme, fiziksel çevre ve kalma yerleri, eğitim, mesleki öğrenim ve çalışma, eğlenme, din, sağlık bakımı, hastalığın, kazanın ve ölümün bildirilmesi, dış dünya ile ilişkiler, fiziksel kısıtlamanın ve zor kullanmanın sınırları, disiplin usulleri, toplum içine dönüş konularını içermektedir.
Görüldüğü gibi söz konusu uluslar arası düzenlemelerde suça sürüklenen çocuklara ilişkin suçun ortaya çıkmasını önleyici, çocuğun sağlıklı bir ruhsal ve fiziki gelişimini sağlayıcı, özel bir yargılama ön gören yapı genel hatları ile ortaya konularak bu doğrultuda yerel yönetim kuruluşlarının önemine vurgu yapılmaktadır.
1.2. Çocuk Suçluluğuna İlişkin Ulusal Düzenlemeler
Türkiye’de, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile ikincil mevzuatında çocuk kavramını yaşa bağlı olarak belirleyerek uluslararası hukuka uygun bir düzenleme getirmiş böylelikle bu alanda çok önemli bir aşama kaydedilmiş, çocukların korunmasının toplumsal bir sorumluluk olduğu gerçeği realize edilerek, çocuk haklarının korunmasında ileri bir uygulama başlatılmıştır.
ÇKK ile getirilen modern yaklaşım çocuğun bir suçu işlediği yönünde değil, bir suça başkaları tarafından sürüklendiği yönündedir. Bu yaklaşım, çocuğu suç işleyen bir suçlu olarak görmeyip onun suça sürüklendiğini temel ilke olarak ele almakta, bir anlamda fail çocuğu da suç mağduru konumunda kabul etmektedir. Bunun doğal sonucu olarak da suça sürüklenen çocuğun cezalandırılmasını değil korunmasını, suçtan ve onu suça sürükleyen çevreden uzaklaştırılmasını temel amaç edinmiştir.
Türk Hukuk Sisteminde Ceza Kanunu’na bakıldığında; 18 yaşına kadar verilecek olan cezalar şu şekildedir:
ü 12 yaşının sonuna kadar suç işleyen kişinin cezai sorumluluğu bulunmamaktadır. Ancak kişi en az bir yıl hapis cezası gerektiren bir suç işlemişse tedbir uygulanır.
ü Yaşları 12 ile 15 arasında olan çocuklar, kısmi olarak cezai ehliyete sahiptir. Suçlu yaptığı fiilin bilincinde ve sonuçlarını kavrayabilecek durumda ise ceza, belirli oranda indirim uygulanarak verilmektedir. Aksi halde ceza verilmemektedir.
ü Yaşları 15 ile 18 arasındaki çocukların işledikleri suçun bilincinde ve sonuçlarını kavrayabilecek durumda olduğu kabul edildiğinden ceza verilir ancak belirli bir oranda indirim uygulanır.
Çocuklar bakımından uygulanan cezalar açısından yetişkinlere göre en önemli farklılık suç tarihinde 18 yaşından küçük olan bir kişinin işlediği suçtan dolayı verilen netice cezanın bir yılı geçmemesi durumunda çocuk hakkında 5237 sayılı TCK’nın 50/1 maddesinde yer alan seçenek yaptırımların uygulanması zorunluluğudur. Bu seçeneklerden adli para cezası dışındaki bir seçeneğe hükmedildiğinde verilen kararı uygulama görevi denetimli serbestlik birimleri yerine getirecektir.
Hapis cezasına seçenek olarak para cezası dışında seçenekler öngören 5237 sayılı TCK, adli kontrol tedbirlerini öngören 5271 sayılı CMK(Ceza Muhakemesi Kanunu), çocuklar için denetimli serbestlik hükümlerini öngören 5395 sayılı ÇKK’nun ve şartla tahliye sonrası hizmetleri düzenleyen 5275 sayılı kanunun gereklerinin yerine getirilmesi için Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile suçtan mağdur olan kişilerin korunması amacıyla Koruma Kurulları oluşturulmuştur. Koruma kuruluna belediye başkanı veya görevlendireceği yardımcısı da katılmaktadır.
Koruma kurullarının görevleri şube müdürlüklerinden iletilen suçtan zarar gören kişilerin karşılaştıkları sosyal ve ekonomik sorunların çözümü ile ceza infaz kurumlarından salıverilen hükümlülerin meslek veya sanat edinmelerinde, iş bulmalarında, sanat sahibi olanlar ile tarım işletmeciliği yapmak isteyenlere araç ve kredi sağlanmasında, işyeri açmak isteyenlere yardım edilmesinde ve karşılaştıkları diğer güçlüklerin çözümünde yardımcı olmak, çocuk ve genç hükümlülerin öğrenimlerine devam etmelerini sağlamak, diğer hükümlülere bu konuda yardımcı olmak olarak belirtilmiştir (Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu, 2005 ).
Yine SHÇEK’in(Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu) de katkılarıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Dış Ticaret ve Gümrük Müsteşarlığının ortak çalışmaları sonucu ile uçucu ve yapıştırıcı maddelerin ithalatında içerik miktarlarının denetimi konusunda İthalat Tebliği yayımlanmıştır (10 Ocak 1999 gün ve 23579 sayılı Resmi Gazete). 11.02.2000 tarih ve B.05.1.EGM.0.11.01.09/00036 sayılı genelge ile kamu esenliğinin sağlanması ve uçucu maddelerin etkisi ile çocukların suç işlemesinin önüne geçilmesi için 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine göre uçucu maddelerin 0-18 yaş arasındaki çocuklara satışının yasaklanması için karar alınması, ilan edilecek karara uymayanlar hakkında adli soruşturma yapılması istenmiş ve uygulamaya başlanmıştır.
Çocuk koruma sisteminde belediyelerin rolü, risk altındaki çocukların tespiti ve bu riskin bertaraf edilmesi için danışmanlık, koruma, bakım ve barınma hizmetlerini tüm nüfusa dengeli dağılacak biçimde organize etmektir. Bu bakımdan yerel yönetimler çocuk koruma sisteminin asli unsurlarıdır (T.C. İzmir Valiliği Koordinasyon El Kitabı, 2008: 50). Yapılan son düzenlemeler ile de yerel yönetimler eğer çocuk bir şekilde suç işlemiş ise onun “suçluluğu yaşam biçimi haline getirmesini” önlemede etkin bir rol almak durumunda kalmışlardır.
2. ÇOCUKLARIN İŞLEDİKLERİ SUÇLAR VE YEREL YÖNETİMLER
Çocuk suçluluğunun nedenleri üzerinde araştırma yapan araştırmalar, çocukların suç işlemesine neden olan pek çok unsurun olabileceğini göstermektedir. Bu unsurlar aile, okul, toplum ve kişinin bireysel özellikleri olarak sınıflandırılabilir (Kepenekçi ve Özcan, 2002). Genellemek istendiğinde ise çocuk suçluluğunun nedenlerini bireysel ve çevresel nedenler olarak ikiye ayırmak mümkündür (Temel ve Aksoy, 2005: 78). Ancak bu unsurların tek başına suç işlemede etkili olabileceğini söylemek mümkün olmadığından başta çevresel şartlar olmak üzere, ekonomik veya kültürel etkenlerin zorlamasıyla da çocuk suça itilebilmektedir. Bu durumda Türkiye açısından bölgesel farklılıkların, sosyo-ekonomik veya kültürel nedenlerin, göç ve terör gibi olguların etkisi görülebilmektedir.
Türkiye’de çocuğu suça sürükleyen nedenler;
ü Eğitim seviyesinin düşük olması,
ü Tüketim toplumunun körüklediği tüketim alışkanlıkları ve davranışlarının artması,
ü Kırsal kesimdeki değerler sisteminin kentlerde aileler üzerinde ortaya çıkardığı travmalar,
ü Ailelerin gelir ve ekonomik düzeylerinin düşük olması,
ü İşsizlik,
ü Yoğun göç hareketleri,
ü Nüfus sayısının fazla olması,
ü Rehabilite merkezlerinin yeterli sayıda olmayışı,
ü Meslek edindirme ve topluma kazandırmaya yönelik merkezlerin olmayışı,
ü Çocuklarda “suç işlesem de ceza almam nasıl olsa” düşüncesi,
ü Suç örgütlerinin; Türk Ceza Kanunu'nda(TCK) çocuklara tanınan ceza indirimlerini kullanması ve
ü Medyanın olumsuz model teşkil edebilecek yayınlar yapması
gibi faktörlerden ortaya çıkmakta bu durumlar ise suçlarda artışa neden olmaktadır.
Bu bölümde genel olarak suça sürüklenen çocukların da içinde bulunduğu 18 yaş altı tüm çocukların işlediği iddia edilen suçların istatistikî verilere dayanarak değerlendirmesi yapılarak;
ü Çocukları suça iten nedenlerin neler olduğu,
ü Hangi suçları işledikleri,
ü Suç işleyen çocukların eğitim/yaş ve cinsiyetine göre dağılımları,
ü Tüm suçlar içindeki payları
gibi sonuçlara ulaşılmak istenmiştir.
2.1. Çocukların Şahsa ve Mala Karşı İşledikleri Suçlar
Polis ve adliye kayıtlarında geçen suç türleri, şüphelilerin cinsiyet durumları, yakalanan çocuklar ve hükümlülerin eğitim durumlarına göre incelenmiştir. Öncelikle Türkiye genelinde polis sorumluluk sahasında suç işlediği iddiasıyla Cumhuriyet Savcılığına sevk edilen şüpheli çocukların tüm suç işleyenlere oranı Tablo 1’de gösterilmiştir. Tablodan çocuk şüpheli sayısının 2007 yılı dışında kendi içerisinde bir artış gösterdiği görülmektedir. Burada iki husus akla gelebilir: Birincisi çocuk polisinin başarılı bir çalışma sürdürememesi, ikincisi çocuk polisinin her geçen yıl daha iyi örgütlenerek daha çok olaya müdahale etmesi. Tablo 1 incelendiğinde ikinci görüşün doğru olduğu söylenebilir. Zira çocuk şüpheli sayısının tüm şüphelilere oranı 2003 yılında % 14,4, 2004 yılında 13,9, 2005 yılında 10,9, 2006 yılında 8,1 ve 2007 yılında % 7,1’dir. Bu verilerden çocukların işlediği iddia edilen suç oranının 2003 yılından 2007 yılına kadar sürekli bir azalma seyri izlediği görülmektedir. Bu durum Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından uygulanan "Güven Timleri" ve "Yıldırım Ekipler" gibi organizasyonların etkili olduğunu göstermesi bakımından önemli bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Tablo 2’de suç türüne göre çocuk ceza infaz kurumuna ve eğitim evine giren hükümlü çocuklara ait istatistiklerde 2002 yılında 457 olan çocuk sayısı 2007 sonunda düşüş eğilimi ile birlikte 236’a kadar gerilemiştir.
Tablo 1: Çocuk Suçluların Tüm Suçlular İçindeki Yeri
Yıllar Çocuk Şüpheli Sayısı Tüm Şüpheli Sayısı Oranı%
2003 46.345 321.805 14,4
2004 49.482 353.578 13,9
2005 53.433 487.761 10,9
2006 62.968 785.509 8,1
2007 53.039 751.295 7,1
Genel Toplam 265.177 2.699.948 9,8
5 Yıllık Ortalama 53.035 539.989 10,9
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
TÜİK verilerine göre 2007 yılı sonunda 70.586.256 nüfusun 23.551.003’ü 18 yaşından küçüktür. Bu durumda Tablo 2’e göre 2007 yılında tüm nüfus içerisindeki şüpheli oranı yüzde 3,8 iken 18 yaş altı nüfusta yüzde 1,1’lere gerilemektedir. Bu sonuçlar Emniyet Genel Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü/Büro Amirliği Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği 13 Nisan 2001 tarihinden itibaren çocuk polisi uygulamasının başarılı sonuçlar verdiğinin göstergesi olarak yorumlanabilir.
Tablo 2: Suç Türüne Göre Çocuk Ceza İnfaz Kurumuna Ve Eğitim Evine Giren Hükümlü Çocuklar
SUÇ/YIL 2002 2003 2004 2005 2006 2007
Öldürme 57 62 45 28 17 21
% 12,5 18,8 13,5 13,9 21,8 8,9
Hırsızlık 136 83 51 29 12 47
% 29,8 25,2 15,3 14,4 15,4 19,9
Irza Geçmek 54 27 30 20 7 30
% 11,8 8,2 9,0 9,9 9,0 12,7
Fiili Livata 34 22 27 14 3 5
% 7,4 6,7 8,1 6,9 3,8 2,1
Yaralama 6 5 7 5 3 14
% 1,3 1,5 2,1 2,5 3,8 5,9
Yağma/Gasp 139 103 134 94 28 100
% 30,4 31,3 40,1 46,5 35,9 42,4
Diğer 31 27 40 12 8 19
% 6,8 8,2 12,0 5,9 10,3 8,1
Toplam 457 329 334 202 78 236
2.1.1.Çocukların Şahsa Karşı İşlediği Suçlar
26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunundan önce şahsa karşı işlenen suçlar polis kayıtlarında öldürme, yaralama, genel adap ve aile nizam ile şahıs hürriyeti aleyhine ve devlet idaresi aleyhine işlenen suçlar şeklinde sınıflandırılmış ve bu format 2006 yılı sonuna kadar devam etmiştir. DEVAMI VAR
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : role of minespalety in relation to prevention of child delinquency in Turkey, çocuk, sedat ergenç, ergenc, çocuk suçlulu
Geç olmadan öğrenin: Domuz gribi aşısı gerçeği
Dünya üzerinde "domuz gribi aşısı" olarak şimdiye kadar üç firma üretim yapmış: bunlardan ilk ikisinin henüz lisansı yok. Avrupa İlaç Kuruluşu tarafından da onaylanmamış. Bunlar:
1. GlaxoSmithKilne firmasının Pandemrix adlı aşısı,
2. Baxter International’ ın H1N1aşısı,
3. Novartis tarafından üretilen Influenza A (H1N1) 2009 Monovalent .
Amerikan’nın bazı eyaletlerinde zorunlu aşılamaya karşı tepkiler artıyor. Aşılardan ölümler meydana gelmekte. İngiltere, ülkesinde kesinlikle böyle bir uygulama yapmayacağını söylüyor. Diğer ülkelerde de durum farklı değil.
Burayı iyi okuyun: Bu aşılar yapıldığı takdirde:
-Guillain-Barre sendromu,
-Vaskülit,
-Felç,
-Anafilaktik şok,
-ve ölüme
neden olabileceği duyuruluyor. Ayrıca Novartis firmasının geliştirdiği ilacın yan etkilerini Novartisin kendi laboratuvar sonuçlarından okuyabilirsiniz.
1-Domuz gribi aşısında domuz kanı var, (ki konu sağlık olunca bu konu çok da önemli değil)
2-Bu aşı kısırlık yan etkisine haiz,
3-Bu aşıda insanın genetik yapısını bozabilir,
4-Bu aşının içinde Dünyanın 1 numaralı kanserojen maddesi FORMALDEHİT var (ki bu madde Avrupa ve Amerikada yasaklıdır)
Allah aşkına bundan vahim yan etki mi olur?
Zorla virüsü neden vucudumuza alalım?
Eğer hasta olursak gecikmeden gideriz sağlık kuruluşuna, derdimize çare ararız... Bu hastalığın tehlikeli yönü şudur, eğer yüksek ateş, halsizlik ve ishal ile birlikte başladıktan sonra 5 gün içinde hastaneye başvurmaz isen tehlikeli sonuçlar doğurabilir.
Sadece domuz gribi değil, aynı işaretleri gördüğümüzde 5 gün müdahil olmaz isek hangi hastalık olursa olsun kötü sonuçlar doğurabilir...
İşin bir de sosyolojik boyutu var:
1-Almanya’da hükümet yetkilileri bürokrasi kesimi civasız aşıyı kullanırken, halka civalı aşı verileceği yönündeki haber almanya’da duyulunca halk ayaklandı. Ülkemize gelen ilk parti 500 000 aşı civalı haberiniz varmı?
2-Kuş gribi hastalığının ilacı olan tamifulu ilacının firma sahibi Donald Rumsfeld (Pentagonun'un eski şahinlerinden, Irakta 1.5 milyon müslümanı öldürdükten sonra şimdi de sağlık sektöründen 2 milyar dolar kazandı.)
Bu hastalığın ilacı olan firmaların hepsinin yahudi firması olduğunu biliyor musunuz?
3- Yapılan domuz gribi haberleri ile halkı psikolojik olarak baskı altına alarak, 1 milyar dolarlık aşı alımının bahanesini oluşturduklarını biliyor musunuz?
4-Hiçbir ülkede, hatta yoğun ölümlerin yaşandığı ülkelerde bile bu kadar aşı talebi olmazken, neden Türkiye kobay ülke olarak deneniyor?
5- 2009 yılı boyunca tüm dünya’da, bilinen gripten toplam 5.900 hastanın öldüğü, oysa domuz gribinden ölen sayısının 500 civarında olduğu gerçeği Türk halkına neden bildirdilmiyor?
Şimdi asıl düşünülmesi gereken şey:
Tevratta, İsrail’in Musevi olmayanlarla Armegeddon ismini verdikleri bir savaş yapacağı ve dünya üzerinde sadece 144.000 kişinin kalacağından bahsediyor.
Bu savaşın illa ki silahla yapılacak bir savaş olmadığı, bu salgın hastalıkların hepsinin labaratuvar da hazırlanan hastalık olduğu, ilaç firmalarının hepsinin tahrif edilmiş Tevrat’a inanan yahudilere ait şirketler olduğu düşünüldüğünde, bu salgınların ve sonuçta insanların genetiğini bozabilecek bu tarz biyolojik savaşların sebebini anlamakta zorlanmayacağız.… (Bu insanlık düşmanları bu güne dek o kadar akılalmaz psikolojik harekat ve askeri harekat uyguladılar ki bunun düşünmeden edemiyoruz)
Yakın bir zamana kadar, DNA, içine girilmez bir alandı. Ama bugün çok net biliyoruz ki, genetik sarmallar rahat açılabiliyor ve istenildiği gibi kromozom dizilişine eklemeler, çıkarmalar yapılabiliyor
Genetik yapısıyla oynanmış gıdalar, doğrudan genetik yapıyla ilintilenen aşılar, tıpkı bilgisayarımıza şu veya bu şekilde giren virüs programları gibi, kendini sistemle entegre eden programlarla pekala insan genini değiştirebiliyor, yapısını bozabiliyor ve hatta yavaş yavaş ölümüne yol açabiliyor.
Dolayısıyla, bugün pratikte yapılmasa da, kanatlı atların, insan formunda hayvanların, domuzlaştırılmış varlıkların, yarı maymun yarı insan yaratıkların ortaya çıkması an meselesidir Çünkü bunun mümkün olabileceği artık biliniyor. Yapılmıyorsa sebebi; İsrail’deki din adamlarının gücü, Hıristiyan ruhanilerinin ahlaki istinat duvarlarıdır.
Yakında, insan beden malzemelerinin üretildiği laboratuarlardan söz edilirse şaşmayın. Bunların dini ve hukuki boyutları yıllardır tartışılıyor. Hızla o yöne doğru gidiyoruz. (Hıristiyan inancına göre) Bunun için şeytan da elinden gelini yapıyor! Dünyadaki sürgün hayatı bir an önce bitsin diye, saklı ve gizli telkinlerle insanlığı yıkıma sürüklüyor. Siyasi tabirle, insanları kışkırtarak “Tanrıyı kıyamete zorluyor”…
İşte domuzlaştırma operasyonu da bu çalışmalardaki son merhaledir. Bu kadar açıklamanın hülasasına gelince: Biliyorsunuz son olarak Domuz Gribi diye bir hastalık gündemde ve tabii aşısı da… Dünyada haysiyet sahibi bilim adamlarından aşıya ciddi tepkiler var. ‘Bu aşı, bir hastalığı yok etmek için üretilmedi, aksine insanlığa yeni bir hastalık taşımak için üretildi’ diyorlar.
Hayır, sizi temin ederim bu aşı sadece hastalık getirmiyor, transgenetik ‘terminatör genler’ de içeriyor. İnsan tabiatını yavaş yavaş meshedecek ve onu başka bir varlığa dönüştürecek genler…
Beni şaşırtan ve kahreden ise, Türkiye’nin, Sağlık Bakanımızın eliyle bu belaya sürüklenmesidir. Bu belayı insanlığın başına biz sarmışız gibi, aşı uygulamasında pilot bölge yapıldık. Efendim bilmem kaç milyon insan risk altındaymış da aşı yapılmazsa bilmem kaç bin insan ölecekmiş de, İnsaf be, insaf. Allah’tan korkun. Bu işlere hangi mantık ve vicdan ile bakıyorsunuz?
Yani Bakanın dürüstlüğüne inanmasam diyeceğim ki, birilerinin zenginleştirilmesi için Türk milleti kobay yapılıyor. İktidarın en başarılı Bakanı olduğuna inandığım Recep Akdağ nasıl bu yalana inandırıldı anlayamıyorum.
Bu nasıl bir panik böyle? Yoksa birileri bu ülkeye girip virüsü serpti de bizim haberimiz mi yok?
Ben açık söylüyorum, bu kadar açık ikaz ve uyarılara rağmen aşı dayatılacak olursa bu millete ihanet edilmiş olur! Florası, genetiği temiz, hala insan varlıkların yaşadığı Anadolu’ya işgalden beter bir darbe indirir. Düşünün bu toprakları, tohumları öldü, damızlıkları öldü, tahıl öldü, çeltik öldü, meyve öldü, hayvan öldü, arı öldü, bal öldü, karpuz öldü, kavun öldü, buğday öldü… Sıra Anadolu halkında…
Bir zamanlar da nüfus planlaması adı altında bu milleti kısırlaştıracak aşılar yaptılar ve bugün biliyoruz ki, Türkiye’de kısırlık son on yılda yüzde 27 oranında arttı. Dünyanın cinsel yönden en güçlü erkeklerinin bulunduğu kabul edilen ülkemizde cinsel iktidarsızlıklar arttı...
Ben bu konuda yazacak belki de son insanım. Lütfen hamiyet sahipleri ortaya çıksınlar ve şu meseleyi millete izah etsinler. Özellikle aşılarla, genlerin nasıl tahrip edilebileceği konusunda insanları aydınlatsınlar. Çoğu Siyonist baronlara ait olan ilaç fabrikalarını zengin edeceğiz diye, milletin kanıyla, geniyle oynatmasınlar!
SEN,
SENLE BERABER SEVDİKLERİN,
ÜLKEN VE İNSANLIK YOK EDİLİYOR
ZAMANINDA DUYMADIM DEME!!!..
Yazar: Ananonim
Yorum (4) Yorum yaz! Etiketler : domuz gribi, grip, aşı, salgın, ihanet, sağlık bakanlığı, sedat ergenç, gdo, genetik, çocuk, genetikle oynama
Rıdvan Süer: Canım Anneme
Sevgili Rıdvan bakın babasının ağzından annesine neler söylüyor. Merhaba Anne, Hani 3 Ocak akşamı gelmemiştim ya, Sen hep beklemiştin ya beni, pencere önlerinde İşte o an ben, Resulallah'a yürüyordum. O çağırıyordu hep beni. Yalnız beni üzen nedir biliyor musun ? Sana haber veremeden gitmek oldu anne. Yoksa sen beni halen bekliyor musun ? Pencere önlerinde, kapı girişlerinde Dedim ya anne, bekleme artık beni, Ben en güzel yerdeyim şuan da. Anneciğim, ah bir görsen, bir bilsen buraları, İnan ki, istemezsin bir daha geri gelmemi. Hani anne, sen camdan dışarı baktığında, Beni ya Zekai, ya Sefa ya da Bilal’le, Bazen de küçük çocuklarla top oynarken Kimi zaman da Kerim'le giderken görürdün. Ben şimdi burada, Mekke'nin yetim, Medine'nin annesiz babasız çocukları ile beraberim Arada bir Resulallah gelip geçer yanımızdan, Bazen Hz. Ebubekir, bazen de Hz.Ömer, Gün olur bütün Ashabı görürüm, Gelir geçerler yanımdan, hep gülümserler bana. Ah annem buraları bir görsen, Dedim ya, inan ki dönmemi istemezsin. Belki sizler beni görmüyorsunuz ama, İnan ki, ben hep sizlerleyim. Hep el sallar dururum,o en güzel tebessümümle. Merak etmeyin anneciğim, Hep haberleriniz geliyor bana, Çınlatıyorsunuz her daim kulaklarımı. O dualarınız, o Kur'an okuyuşunuz Ve sonunda bana hediye edişiniz, İnan ki, hep geliyor bana anne. Ama anneciğim, sizlerden hep isteğim, Lütfen dualarınızı benden eksik etmeyin. O dualarınız gelince bana, Beni öyle mutlu ediyorsunuz ki, Öylesine sevindiriyorsunuz ki, İnanın kanatlanıp uçasım geliyor buralarda. Anneciğim belki de merak ediyorsundur. O patlamada ne yaptı yavrum diye, İnan ki, hiç bir şey hissetmedim anneciğim, Sadece son gördüğüm, Meleklerin elimden tuttuğu oldu o an. O alevler inan ki, ulaşamadılar bile bana. Tıpkı Hz. İbrahim'e ulaşamadığı gibi O patlayan, o yanan araçlar var ya, Fener alayı gibiydi benim için anne, Dedim ya anne, inan ben hiç bir şey hissetmedim. Sen rahat ol, rahat uyu olur mu anne. Bak ben hep rüyalarına geleceğim, Yine sen bana sarılacaksın, öpüp koklayacaksın. Sen bana yine, çocuğum diyeceksin, Ben ne kadar da sana, çocuk değilim desem de. Ama yeter ki, sen sabırlı ol anneciğim. Dedim ya, buralar o kadar güzel ki, Sana bir türlü tarif edemem anne. Hani babamın bir gün önce bana ikram ettiği, O çeşit çeşit meyveler var ya, İşte ben onların çok daha güzelini yiyorum burada. Dedim ya, buralar o kadar güzel ki, Sana bir türlü tarif edemem anneciğim. Anneciğim, her şeyin sonu olduğu gibi, Bir gün sizler de veda edeceksiniz, Bu yalancı Dünya’nın sahte güzelliklerine İşte o an ben sizleri, burada bekleyeceğim. Resulallah'a bunlar benim, Annem, babam ve de ablam diyeceğim. Rabbim sizleri almazsa cennetine, İnan ki, ben de girmeyeceğim. Şemsettin SÜER Diyarbakır/ 26 Ocak 2008
Kabrin nur makamın cennet olsun........ S.E
CANIM ANNEME
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : rıdvan süer, şehit, diyarbakır, kurdistan, pkk, hpg, apo
Hür Dünya bu kadar mı Irak?
Merhamet Hür Dünyaya Bu Kadar Mı IRAK ' tı
Ben Basralı Ömer,
Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr. Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet palet.
Ve insan hakları
Namlularından
Yüzü maskeli adamların
Saniyede bilmem kaç adet.
Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet
insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.
Annem yoktu zaten
Ben doğarken
ilaç yokluğundan ölmüş
Ambargo falan dediler ya
Anlamadım çocukluk aklı işte
Oluşmadan sökülmüş.
Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?
insan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orda da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi
Güpegündüz düşer mi Pazar yerine demokrasi?
Zenginlik
insanları korkudan uykusuz bırakır
Kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde
Ayaklarımın hastanede
Ve giymeye kıyamadığım pabuçlar
Kaldı elimde.
Çocukların var mı Mr. Franks?
Al, oğluna götür onları
Bari işe yarasın
Kim bilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlasın.
Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
Düştüğü yeri yaktı
Merhamet hür Dünyaya
Bu kadar mı IRAK ' tı?
Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler : ırak, Irak, şiir, sedat ergenç, basralı ömer
Bu defa da domuz gribi
Çok ilginç bir dönemden geçiyoruz, hergün haberlerde gerek ülkemizde ve gerekse dünyanın diğer bölgelerinde öldürücü domuz gribi vakaları..
Daha önce de
-kuş gribi,
-kene,
-Sars,
-Çin gribi,
-Rus gribi
gibi çaresi olmayan ve/veya öldürücü yeni hastalıklarla tanıştık. Hatta öyle zamanlar oldu ki sadece bazı devletleri değil, birkaç ülkeyi içine alan bazı bölgeleri ekenomik olarak ciddi anlamda sarstı..
Domuz etinin yenmediği, domuzun beslenmediği, sevilmediği bir ülkede domuz gribi!!! Komik...
Pes doğrusu...
Sedat ERGENÇ
Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : domuz gribi, domuz, kimyasal, biyolojik, silah, biyolojik silah, kimyasal silah, sedat ergencç
REİS
İÇİMİZE DÜŞEN SES
Muhsin Yazıcıoğlu’nun Aziz Hatırasına
Gölgemize fark attığımız bir finaldir ölüm.
Reis,
Etini kemiğinden ayırdığımız bir gecenin
Ayaza çeken tefsirinden
Suya muhalif tezlerle çıkıp gelen,
Dağ başına terk ettiğimiz
Ve bekçiliğini şeytana bıraktığımız yeminleri,
Yüzümüze çarptın bir bir.
Toprağın diri, dipdiri
Nasıl görünüyoruz Cennet’ten?
Ölüm, kuşun kanadından düşer gibi düştü dağ başına
Eksi yirmi derece eksileni
Ölüm zannederek arayıp durduk içimizde.
Reis, Sen
Yanı başımızdaki cesarettin hep;
Buhara’da Şah-ı Nakşıbend’di gülüşün
Bursa’da Emir Sultan.
Sanki, metruk hicabımızdın tabutunun içinde
Sen Hak’ka yürüdün
Biz yine ardında
Kalakaldık
Ve bakakaldık
Bir kadının mezartaşına değen dudağındaki neme.
Şimdi, sana okunan her fatiha
Biraz da yalnızlığımıza okunur,
Geceler daha uzun
Ve yalınayak bir sürgündür.
9 Nisan 2009
Erdal Çakır
Sedat Ergenç
Yorum (5) Yorum yaz! Etiketler : Erdal Çakır, Muhsin Yazıcıoğlu, reis, koca reis, alperen, ülkü, ülkücü, Muhsin abi
İşsizlik sigortasından yararlanmak için ne yapmak lazım?
İşsizlik sigortasından yararlanmak için ne yapmak lazım? Ne kadar süre çalışmak gerekiyor? Bu haber 3.6 milyon işsizi ilgilendiriyor
İşsizlik maaşı almak için birçok insan ne yapacağı konusunda hiçbir fikir sahibi değil. Ocak ayı işsizlik oranlarına bakılırsa 1 yıl önceki tarihle oranlandığında yaklaşık yüzde 3,5 oranında bir büyüme ile 2009 yılı Ocak ayı işsizlik oranı yüzde 15,1 olarak açıklandı. Bu oranda yaklaşık olarak 3 milyon 600 bin kişiye denk geliyor. 2002 yılından bugüne kadar işsizlik sigortası fonunda biriken para 40 milyar TL olarak görünüyor. Bunun işsizlik maaşına başvuranlara dağıtılan kısmı ise sadece 2,5 milyar TL. Fonda biriken yüksek miktardaki paranın nedeni ise işsizlik maaşındaki alt ve üst sınır. İşsizlik maaşına başvuranlara alt sınır olarak şu anda 266 TL, üst sınır olarak ise 532 TL ücret ödeniyor. Ancak maaşı 5 bin TL olan birisi işsizlik fonuna her ay maaşından kesilen para asgari ücret alan bir işçiden daha çok kesiliyor. Fakat 5 bin TL alan kişi işsiz kaldığında ise en yüksek alabileceği işsizlik maaşı 532 TL’yi geçemiyor. Bu da işsizlik fonunda biriken paranın amacının dışında kullanılmasını sağlıyor. Fondaki para kamu yararına kullanılarak GAP’a aktarılıyor.
2- İşveren işinize son verdiyse işsizlik maaşı alabilirsiniz.
3- İşyeriniz kapandıysa işsizlik maaşı alabilirsiniz.
4- Süreli bir iş akdi yapmışsanız ve süre bittiğinde işi bırakırsanız işsizlik maaşından faydalanabilirsiniz.
ALINTI
http://www.yozgatyurtay.com/haber/haber_detay.asp?haberID=664
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : İŞSİZLİK SİGORTASI, işsiz, sigorta, ssk, emekli, sosyal, güvenlik, sosyal güvenlik
Beden Dili (2)
Yazının Devamı
Yalan Çeşitleri: İnsanların söyledikleri yalanları dört grupta değerlendirmek mümkündür:
- Birinci grupta kişinin söylediği yalanın, karşısındaki tarafından bilindiği fakat karşı çıkılmadığı ortak-yalanlar vardır. Kendisine yapılan akşam yemeği önerisinden hoşnut kalmayan hanım, daveti yapan kişiye ''işim var' veya ''başkasına sözüm var'' der. Bunu söylerken karşısındakinin söylediği yalanı anladığını bilir. Ancak iki taraf için de durumun bu şekilde algılanması uygundur. Daveti yapan kişi, konuyu mazeret yönünde geliştirebilir ve şehir hayatında herkesin programının kaçınılmaz olarak çok yüklü olduğunu söyler. Bu şekildeki ortak-yalanlar insanların gündelik hayatlarında önemli bir yer tutar.
- İkinci grupta yer alan yalanlar, doğrusu ortaya konamayacağı için karşı çıkılmayan yalanlardır. Buna örnek eşi kendisini terk eden birinin bir kokteyl partide mutlu bir görüntü sergilemesidir. Bu kişi beraberliğini bitirmekten ötürü çok mutlu olduğunu ifade eder ve dinleyenler bunun doğru olmadığını bilirler. Ancak buna kimse karşı çıkamaz. Bu kişi gece boyunca izlenecek olursa, söyledikleriyle iç dünyası arasındaki çelişkiyi ortaya koyacak birçok açık verebilir. Ancak bu yalanın ortaya çıkması kimseye yarar sağlamayacağı için, kimse konunun üzerine gitmez.
- Üçüncü grupta profesyonel yalancıların söyledikleri yalanlar bulunur. Burada ''profesyonel yalancı'' tanımı ''mesleği gereği yalan söylemek zorunda olan'' anlamında kullanılmaktadır. Diplomatlar, politikacılar, avukatlar, reklamcılar, halkla ilişkiler şirketlerinin temsilcileri, falcılar, sihirbazlar, eski eşya satıcıları (antikacılar) için yalan bir hayat biçimidir. Bu kimseler, karşılarındaki kişilere konuyla ilgili olarak sadece onların hoşlarına gidecek olanları söylemekte çok ustadırlar. Bu kimseler yalan söyleme becerilerini öylesine geliştirip parlatırlar ki, insanlar bu yalanları duymak için can atarlar, teşvik ederler ve bundan mutluluk duyarlar. Bu grupta yer alanlar yalan işaretlerinin çok azını gösterirler.
- Dördüncü grupta ise, işi yalan söylemek olmayan sıradan insanların söyledikleri ve kendilerine yarar sağlayan küçük veya büyük yalanlar gelir. Bunlar fark edildiği zaman ''yalan'' diye adlandırılan adi yalanlardır.
''İnsan ağzıyla yalan söyleyebilir ancak bedeniyle asla…'' Bu sebeple söylediğinde dürüst olmayan birinin, davranışlarıyla sözlerinin doğru olmadığı konusunda bazı ipuçlarıyla kendisini ele vermesi kaçınılmazdır.
Yalan İşaretleri: Yalan söylerken insanların davranışlarında gözlenen farklılıklar çok sayıda araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmalardan çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir:
1. Yalan söyleyen kişilerin elleriyle yaptıkları jestler azalmaktadır. Normal olarak el jestleri ifadeyi güçlendirmek amacıyla yapılır. Kişi büyük çoğunlukla konuşulan kelimelerin anlamını artırmak için yaptığı el hareketlerinin farkında değildir. İnsan konuşurken elini salladığını bilir ancak ellerinin gerçekte ne yaptığını bilmez. Ellerinin bir şeyler yaptığını bilmek, ancak ne yaptığını tam olarak bilmemek kişiyi şüpheye düşürür ve böylece ellerin hareketleri azalır. Belki de insan içinde yaşadığı çelişkiden ötürü ellerinin kendisini ele vereceğinden çekinir ve ellerini ya cebine sokar, ya üzerine oturur veya bir eliyle diğerini tutar. Bu kendi kendine temas zor zamanda anne elinin tutulması yerine geçerek, iç gerginliği de hafifletir.
2. Yalan söyleyen kişinin elini yüzüne götürme ve yüz çevresine değdirme sayısı artmaktadır. Bir konuşma sırasında insan elini arada sırada yüzüne götürür. Ancak kişinin samimi olmadığı bir görüşme sırasında bu jestin sayısında çok büyük ölçüde artış görülmektedir. Elin yüze gitmesi sırasında yapılan hareketler çeneyi tutmak, dudaklara bastırmak, ağzı örtmek, burna değmek, yanağı ovuşturmak, gözün altını kaşımak, kulak memesini çekmek ve saçla oynamaktır. Bir yalan sırasında bütün bu jestlerin sayısında artış görülmekle beraber ağzı örtmek ve burna değmek jestlerinde adeta patlama olur.
İnsan yalan söylerken neden ağzını kapatır? Bunu tahmin etmek çok zor değildir. İnsan ağzından çıkacak kelimeleri tutmak ve yaptığını örtmek ihtiyacındadır. Elin ağzı örtmesi çeşitli biçimlerde olur. Parmaklar dudakların üzerinde trampet çalabilir, işaret parmağı üst dudak üzerinde durabilir veya el ağzın hemen yanında durabilir. Çocuklar yalan söylerken elleriyle ağızlarını kapatırlar. Hiç şüphesiz yetişkinler için elin ağza gitmesi, kişinin yalan söylediği konusunda tek belirleyici hareket değildir. Kişi söylediği konusunda tereddüt içindeyse, hata yapmaktan korkuyorsa, zaman kazanmak istiyorsa da eli ağız çevresinde olabilir. Bu sebeple elin burna gitmesi, ağzı örtmesine kıyasla daha gelişmiş, ince ve soyutlanmış bir harekettir. Ağzı örtmeye gelen el, hemen yukarda bulunan burna uzanır ve böylece daha sembolik ve stilize bir hareket yapılmış olur. Yalan söyleyen veya ağzından çıkanlar konusunda yeterince samimi olmayan bir insanın elinin burnuna gitmesinin en önemli sebebi fizyolojiktir. Çünkü yalan söylediği sırada bir iç gerginlik yaşayan insanın bedeninde birçok fizyolojik değişiklik olur. Kan basıncının yükselmesi, kalp vurum sayısının artması, ter bezi faaliyetlerinin artması gibi yalan söylerken kaydedilen fizyolojik değişikliklerin yanı sıra burunda bir kaşınma duygusu yaşanır. Coldoni'nin ünlü masalında yalan söyleyen Pinokyo'nun burnunun büyümesi sebepsiz değildir. Yazar son derece önemli bir gerçeği yakalamış ve abartarak çocuk literatürüne geçirmiştir.
3. Yalan söyleyen bir insan konuşurken beden hareketlerinde bir artış olmaktadır. Yalan söylendiği zaman duyulan rahatsızlık ve huzursuzluk, özellikle otururken kişinin durumunda değişiklik yapmasına, oturduğu koltukta öne-arkaya veya sağa-sola hareket ederek, pozisyon değiştirmesine sebep olmaktadır. Bu pozisyon değişikliğinin ardında büyük bir ihtimalle ''Keşke başka bir yerde olsaydım'' duygusu yatmaktadır. Oturur durumda artan beden hareketleri televizyondaki açık oturum, panel veya sohbet türü programlarda sık sık görülmektedir. Özellikle ''Kırmızı Koltuk'' programında birçok konuk kendilerini güç durumda bırakan sorularda koltuğun sınırlarını zorlayan hareketler ve koltuk üzerinde mini gezintiler yapmaktadır.
4. Yalan söyleyen bir kişinin el jestleri azalırken, el sallama hareketi artmaktadır. Belki de böylece kişi elini silkme biçiminde hafif hafif sallayarak, sözleriyle ilgili sorumluluğun kendisine ait olmadığını anlatmak istemektedir.
5. Yalan söyleyen bir insanın yüz ifadesi büyük çoğunlukla normale çok yakındır. Bu alanda uzmanlaşmadan, bir kişinin mimiklerine bakarak yalan söylediğini anlamak çok güçtür. Yüz ifadesinde yalanı ele veren en önemli ipucu, kişinin gözlerini sık sık konuştuğu kişiden kaçırmasıdır.
6. Yalan söyleyen insanın gözbebekleri normalin çok üzerinde büyür.
7. Ses tonu da yalanı ele verir. Mucit Allen Bell, insanların seslerini analiz ederek gerçek mi, yoksa yalan mı söylediğini saptayan bir aygıt yapmıştır. Poligrafın aksine, aygıtın insan vücuduna takılmasına gerek yoktur. TV yayınlarını, teypleri, telefon konuşmalarını da analiz edebilmektedir. Psikolojik gerilim ölçer (psychological stress evaluator PSE) diye adlandırılan bu alet, seste, insan kulağı tara. fından algılanmayan titremeleri ölçmektedir. Ses saniyede 8 ile 14 devir arasında bir hızla titreşir. Bir insan gerçeği söylediği zaman, sesi kontrol eden kaslar rahat. tır ve belirli bir düzen gösterir. Yalan söylediği zaman yaşadığı zorlanma, doğal olmayan bir gerilim yaratır ve düzen değişir. Bu işlem üzerinde kontrolümüz yoktur. Bell, PSE’ yi önce TV'deki Doğrucu Hangisi programında (üç yarışmacı aynı kişi olduklarını iddia ederler. Amaç hangisinin yalan söylemediğini anlamaktır) denedi. Bu deneyler sonucunda PSE’nin yüzde 95 oranında doğruyu bulduğunu öne sürdü. Bir başka denemede üç PSE operatörü, John Dean v.e John Mitchell'in TV'deki Watergate haberlerindeki beyanatımı tahlil etti. Mitchell, bir kaç noktada gerilim gösterdi. Örneğin, Richard Nixon'un dinleme veya örtbas etme olaylarına karıştığımı sanmadığımı söyledi. Dean ise hiç bir. gerilim göstermedi. Hepinizin bildiği gibi tarih Dean'in doğru, Mitchell 'in yanlış olduğunu gösterdi.
Dikkat…
Bu araştırmalardan elde edilen bilgileri mutlak doğrular olarak değil, geçerIiliği tekrarlanmasına ve izlediği sıraya bağlı -her şeyden önemlisi- kişinin içinde bulunduğu bağlamın değerlendirilmesiyle anlam kazanan bir anahtar olarak kabul etmek gerekir. Yukarıda sıralanan özelliklerin varlığı kişinin yalan söylediğini değil, yalan söyleme ihtimalinin olduğunu gösterir. Bu araştırmaları sınamak için çalışmalar yapan başka araştırmacılar, yukarda sıralanan davranışların yalan veya samimiyetsizliği ortaya çıkartmak için kulIanılacak anahtarın kendisi değil, ancak bir parçası olduğunu söylemektedirler. Örneğin, bir konuşma sırasında birdenbire büyük bir suçlamayla karşılaşmamız durumunda, bocalamamız, birçok kere elimizi yüzümüze götürmemiz, oturduğumuz yerde huzursuzluğumuzu yansıtan hareketler yapmamız, yalan işaretleri olarak verilen işaretleri yapmamız mümkündür. Benzer şekilde iş için mülakata çağrılan bir kişi, kendisine sorulan sorularla bunaldığı zaman elini birçok defa yüzüne götürebilir ve oturduğu yerde huzursuzluk işaretleri gösterebilir. Bütün bunların, adayın vereceği bilgilerin nasıl değerlendirileceğini bilememesinden ve hata yapmak endişesinden kaynaklanması da muhtemeldir. Sıralanan sebeplerden ötürü bu işaretleri yalan söylemenin aşikar delilleri olarak değil, beynimizin içindeki düşünceler ve gerçek duygularla, dış dünyaya yansıyan ifadelerin bir çelişkisi olarak kabul etmek daha yerinde olur. Bu çelişki gerçek bir yalan olabileceği gibi, samimiyetsizlik, tereddüt veya şüphe de olabilir.
SESİN ÖNEMİ
Ses çoğumuzun sandığından çok daha önemlidir.
Ses Kontrolü: Sesimizi kontrol etmeyi çok küçük yaşta öğreniriz. Yeni doğmuş bebekler binlerce değişik ses çıkartabilir. Fakat altı aylıktan itibaren bu sesler genellikle ana dillerinin sesleriyle sınırlanır. Normal soluk, üç ila beş saniyede bir nefes alıp verilmesidir. Konuşmaya niyetlendiğimiz zaman daha çabuk soluk alır, sonra kontrollü bir şekilde soluk veririz. Nefesli sazlardan birini çalanlar, iyi bir nefes kontrolünde diyaframın önemini bilir. Diyafram, göğüs boşluğu ile mide arasında bulunan bir kastır. Sesinizi uygun bir şekilde kontrol ederek insanları etkileyebilirsiniz.
Sesin Niteliği: Sesin ilk niteliği tonudur. Her ses belli bir tonda çıkar. Ses tonlarımız değişik tip cümlelere göre değişir. Düz cümlelerin başı düşük, soru cümlelerinin sonu düşük ses tonuyla biter. Sesimizin tonları dar veya geniş iniş-çıkışlı olabilir. Örneğin, Türkan Şoray’ın sesi monoton bir çizgi izlerken M.Ali Erbil oldukça değişik tonları komiklik için kullanılır. Gergin ses boğaz daraltılarak çıkartılır ve dinlenmesi zor bir sestir.
Ses yüksekliği, sesin ikinci niteliğidir. Sözcüklere anlam kazandırmak için ses yüksekliğini değiştirerek anlamı kontrol etmek açısından çok yararlıdır. Yüksek ses çıkarmanın doğru yolu bağırmak ve zorlanmak değil, daha etkin olmaya çalışmaktır. Bu da diyaframı doğru kullanmakla olur. Yüksek ses çıkarmak için ses tellerinizden fazla miktarda hava geçirmek zorunda değilsiniz. Bu, özel sırlarını balona doldurmaya çalışan biri gibi sizi nefes nefese bırakır. Havayı ciğerlerinizden dışarı diyaframınızla itmelisiniz. İyi bir nefes kontrolu yapıp yapmadığınızı anlamak için şu deneyi uygulayabilirsiniz: Yüksek sesle konuşurken ağzınızı elinizle hafifçe kapatın. Eğer sesiniz tamamen kesiliyorsa soluğunuzun yetmediği anlaşılır. Sesiniz kısmen kesiliyorsa, diyaframınızı kullanış şekliniz doğrudur. Bir başka deneyse, ağzınızdan birkaç santim uzaktaki bir kibriti söndürmeden yüksek sesle konuşmaktır. Sesin yüksekliği gırtlakla sağlanabilir. Bu yöntemi geliştirirseniz, daha yüksek tonda, uzun süreli bir konuşma yapmak için hazırlıklı sayılırsınız. Üçüncü ses niteliği rezonanstır, bu olmadan ses genizden gelir. Rezonans kanallarınız üşütme veya iltihaplanmayla tıkanabilir. En son ses niteliği ise tempodur. Hızlı veya yavaş, akıcı veya aksak konuşabilirsiniz. İş hayatımızda hepimizin makinalı tüfek gibi konuştuğu zamanlar mutlaka olmuştur. İster düşünmek için ister etki yaratmak için yapılsın, durak!amalar abartılırsa konuşmanıza o!an ilgiyi dağıtabilir.
Ses nasıl geliştirilir?: Bir konuşmacı olarak ses niteliklerinizin yarattığınız etkiye nasıl katkıda bulunduğunu anlarsanız kendinizi bu konuda geliştirmeye başlayabilirsiniz. ilk adım, sesinizi banda almaktır. Teybinizi açın ve onun varlığını hiç dikkate almadan olağan konuşmanızla sesinizi kaydedin. Çoğumuz, sesimizi kaydetmekte olan bir teybin karşısında donup kalırız. Uzun süren kasetlerden alın ve telefonda konuşurken veya yemek yerken, yani teybin çalıştığını unutabileceğiniz zamanlarda kayıt yapın. Bir tanıtmada veya bir toplantıda konuşma yaparken arkadaşlarınızdan birine sesinizi kaydettirin. Önemli olan sesinizin doğal olarak kayda alınmasıdır. Çoğumuzun sorunu ifade açıklandığından yoksun olmaktır. Sabit bir ses tonu ile aynı tempoda konuşuruz. Her gün radyo ve TV'de dinlediğimiz profesyonel seslerden öğrenilecek çok şey vardır. Sesinize vücudunuzun herhangi bir kası gibi davranın.
GİYİM
Giyim tarzımız, zevkimizin, mal varlığımızın, değerlerimizin veya sosyal grubumuzun bir aynasıdır. İş danışmanlarının çoğu, daha etkili bir izlenim için insanların iyi giyinmelerine yardım etmeye çalışır. Rozetler, kol düğmeleri, marka etiketleri ve kullanılan her türlü aksesuar ve materyaller kim olduğumuzun veya kim olmak istediğimizin birer yansımasıdır. Günümüzde insanlar kendilerini nasıl sunmak isterlerse ilgileri doğrultusunda ve istekleri dâhilinde kendilerine has bir giyim tarzını benimsemişlerdir. Kişilerin giyim tarzına, ilişkilerinde dış görünüşe önem verdikleri yapılan ortaya çıkarılmıştır.
Özel kıyafet ilişkideki ve bulunulan ortamdaki rahatlığı gösterir. Resmi kıyafetin ise bir lisanı anlatımı vardır. Erkekte ve kadında farklı farklı olsa da resmi kıyafet ciddiyeti gösterir. Renk koyu olmalıdır, siyah veya lacivert tavsiye edilir. Zira dinamizmi gösterir. Koyu kahverengi ve muadili statik-durgun görüntü verir.
Kıyafetin de kendi içinde bütünlüğü olmalıdır. Resmi kıyafette en fazla üç renk bulunmalıdır. Aksesuar olarak takılan saat, broş, kol düğmesi ve kravat dahil olmak üzere üzerinizde bulunan toplam renk 3’ü geçmemelidir. Geçtiği anda resmi tanımdan çıkar. Günümüz post modern anlayışa göre kombine renkten ziyade birbiri ile uyuşmayan renkler tercih edilmektedir. Bu tarz giyim resmi kıyafet tanımı içinde yer almaz.
Erkek ayakkabısı kesinlikle bağcıklı olmalıdır. Bağcığı olmayan ayakkabı şekli nasıl olursa olsun resmi ayakkabı değildir. Resmi takım elbisenin altına bağcıksız ayakkabı giyilmemelidir.
Giyim kuşam insanın iç dünyasının yanı sıra içinde bulunduğu hal ve durumu ifade ettiği gibi beklenti ve karşısındakine vereceği imaja bağlı olarak belirli bir çizgi ifadesidir.
Koku: İnsanlar doğal kokularını gizlemek için sabun, şampuan, deodorant, parfüm ve ağız spreyleri kullanır. Ancak vücudun asıl kokusu, insanların beslenme düzeni, sağlığı ve o anda endişeli olup olmaması gibi konularda ipuçları verir.
AKSESUARLAR
Özellikle politikacı ve işadamları olmak üzere karşıdaki insana mesaj vermek için kullanılan aksesuarlar vardır. Aksesuarlarla etrafa birçok mesaj verebilirsiniz, örneğin gözü bozuk olmadığı halde numarasız gözlük takanlar, etrafına bilgili ve entelektüel bir hava verirler. Güneş gözlüğünün de verdiği mesajlar vardır; kapalı havalarda bina içinde bile güneş gözlüğü takanlar vardır.
Profesyoneller gözlüğü karşısındakini yönlendirmek için de kullanır. Bir açık oturumda dikkat edin, deneyimli ve gözlüklü bir politikacı karşısındaki konuşurken gözlüğünü takar, kendi konuşurken çıkarır. Bu hareket karşısındakini bir süre sonra şartlandırır. Gözlüğü çıkardığı anda sözün ona geçtiğini karşısındaki hisseder ve susar.
Sigara, puro, pipo dumanını takip ederek karşınızdakinin ruh halini yakalayabilirsiniz. Doğumhane koridorunda volta atan baba adayını düşünün, dumanı aşağı üflüyordur ve mutlaka sert, keskin bir üfleyişi vardır. Bir işten başarıyla çıkan bir yönetici ise arkasına yaslanıp dumanı yukarı üfleyecektir. Üflemenin sürati ise duygunun yoğunluğunu gösterir. Aşağı yavaş üfleyen daha az gerginken, sert üfleyen daha sinirlidir.
İlk intiba çok önemlidir. İlk otuz veya doksan saniyede oluşturduğunuz o intiba kolay-kolay değişmez. Üzerlerinde farklı renk bir kravat, dikkat çekici bir rozet vs. gibi farklı bir aksesuar bulunduranlar insanların aklında kalırlar. Ama unutmamak gerekir ki insanlar dış görünüşleri ile karşılanır, fikirleri ile uğurlanırlar. İlk intibada verdiğiniz fikir daha sonra değişebilir, ancak ilk intiba çok önemlidir. Bu sebeple giyim kuşam çok önemlidir. İşyerleri bakımından da işyerinin bulunduğu semt, büronun dizaynı ve döşemesi, o işyeri hakkında insanlara bilgi ve kanaat verir.
SONUÇ
Beden dili iletişim süreci içerisinde ilettiğimiz mesajların büyük bir çoğunluğunu insanlara göndermede ve sağlıklı bir iletişim kurmada önemli bir unsurdur. Bilimsel araştırmalar da bunu ortaya koymuş ve insanlar gerek iş hayatlarında olsun gerekse güncel yaşamlarında olsun iletişim kurarken bedenlerini, jest ve mimiklerini kullanımları konusunda kendilerini bilinçlendirme çabası içine girmişlerdir.
Beden dilimizi kullanmamızda lokomotif görevi görev ve bedenimizin hareketleriyle yansıyan duygular temeli oluşturmaktadır.
Anlam Örnek Davranışlar
Dinlemeye Açıklık Başı ve vücudu öne eğmek, ellerini bir araya getirmek, çenesini avucunun içine
almak
Dostça Duygular Sık sık gülümseme, ceket ya da gömleğinin düğmesini açmak, göz iletişimi
kurmak
Onaylama Saçını okşama, omzuna dokunma
Derin Düşünme Burnunun üst kısmını kaşıma
Konuşmayı Kesmek Kulağına dokunma, işaret parmağını dudağına götürme, elini konuşanın koluna
koyma
Düş Kırıklığı Ellerini birbirine vurma, yumruğunu masaya vurma
Reddetme Parmağıyla burnuna dokunma. Ceket ya da gömleğini ilikleme
Savunmacı Duygular Kollarını ve bacaklarını göğüs hizasında çapraz olarak tutma
Üstünlük Parmağıyla işaret ederek konuşma
Oyalama Gözlük temizleme, kalemi dudaklarına değdirme
Uzak Durmak İsteme Elini kaşına koyma, başını alçaltma, ayaklarını masaya koyma
Etkileşimi Kesme Konuştukları insana bakmama, başını kaldırma,kişisel eşyalarını alarak ayağa
kalkma
KAYNAKÇA
ARKONAÇ Sibel. 1993. “Grup İlişkisi”. 1. Baskı, Eylül, İstanbul: Alfa Basım Yayım Dağıtım
AVKARALİ Baki, Beden Dili
BALTAŞ, Acar. Zuhal. 1992. “Bedenin Dili”. 11. basım, İstanbul: Remzi Kitapevi.
TOZAR, Zeynep. 2002 “Beden Dili”. İstanbul: Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı:412, Mart, Tübitak, Promat Basım Yayın A.Ş.
COOPER, Ken. 1989.Çev: Tunç YANKI. “Sözsüz İletişim”. İstanbul: İlgi Yayıncılık Ve Tic. Ltd.
CÜCELOĞLU Doğan. 1992. “İnsan İnsana”, 13. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi.
CÜCELOĞLU, Doğan. 1991. “İnsan Ve Davranışı”, İstanbul: Remzi Kitapevi,
Davies, Örnek Davranışlar (1981), s.157
DİCLELİ, Ayşe Bilge ve AKKAYA, Serra. 2000. “Konuşa Konuşa İletişim Sırları”. Aralık, İstanbul: BZD Yayıncılık.
DÖKMEN, Üstün. 2000. “İletişim Çatışmaları Ve Empati”, 12. Basım, Mart, İstanbul: Sistem Yayıncılık,.
http://abone.turk.net/elibal/yazim/iletisim.htm
İZGÖREN, Ahmet Şerif. 2000. “Dikkat Vücudumuz Konuşuyor”. 11. Basım, İstanbul: ACADEMYPLUS Yayınevi,
MUTLU Erol. 1994. “İletişim Sözlüğü”, Haziran, İstanbul: Ark Yayınevi,.
TEKELİ, Hasan. 2001. “Turizm Pazarlaması Ve Planlaması”. 1. Baskı, Eylül Ankara: Detay Yayıncılık.
USLUATA Ayseli. 1991. “İletişim”. İstanbul: İletişim Yayınları.
ZILLIOĞLU, Merih. 1993. “İletişim nedir?”. 1.Basım, Kasım İstanbul:Cem Yayınevi.
http://62.229.128.10/bireyler/trends/makale/dogru_hamleler.asp
http://www.ekocerceve.com/bireyselgelisim/Arsiv_2/ayrinti.php
http://hastarehberi.com/psikiyatri/psikiyatri2/iliskiler.htm#1
http://www.omnishaber.com/kadin/2001/11/24/11124151655.php
http://mlokurs.virtualave.net/dosya_mlo/iletisim/2b.htm
http://www.vizyoner.com/Kaynak/default.asp?ID=8
http://www.gaziantep.net/sanat/yansimalar/bedendili.htm
http://www.kanbankasi.com/haber_ayrinti.asp?id
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : beden dili,yalan,sorgu,davranış dili,
Sosyal Hizmetlerde (SHÇEK'de) Yapısal Değişim ve Dönüşüm
Dünyada ve ülkemizde gelişmekte olan yeni örgütlenme ve yönetim biçimleri içerisinde en öne çıkanlardan birisi “yönetişim” adı verilen yönetim biçimidir.
Esasen bizim kurum olarak (Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü) pek de uzağında olmadığımız bu idari yöntem; yönetimde (başta stratejik kararlar olmak üzere) bazı kararların ilgililer, STK.lar ve paydaş kurumlarla birlikte alınması, yönetime ilgililerin ortak edilmesidir.
Yönetişimin kurumdaki en somut uygulaması;
- 2828 Sayılı Kanunla getirilmiş olan, Cumhurbaşkanı tarafından seçilen bazı bakanlıklar, SHÇEK, YÖK, Atatürk Dil Tarih Kurumu, Özürlüler İdaresi, Aile Araştırma Kurumu, Kızılay, Özürlüler Konfederasyonu temsilcilerinden oluşan Sosyal Hizmet Danışma Kurulu,
- her ilde Valinin başkanlığında toplanan, il idare kurulu üyeleri, belediye başkanı , rektör, dekan, büyük iş sahipleri, gönüllü faaliyetlerde bulunanlardan oluşan İl Sosyal hizmet kurulları,
- sosyal hizmet kuruluşları içerisinde bulunan ve tüm meslek elemanları ile bakım altında bulunanların temsilcisinin katıldığı koordinasyon kurullarıdır.
Pratik uygulamada (halen), merkezdeki sosyal hizmet danışma kurulunun ve illerdeki sosyal hizmet kurullarının etkililiği; ilgili Bakanın, SHÇEK üst yöneticisinin, valilerin ve il müdürlerinin ‘yönetişim’ ile ilgili bilgisi ve ‘sinerji’nin gücünün farkındalığı ile orantılı olduğu kabul edilmelidir. Kısaca geçmiş dönemde bu kurulların etkili çalıştırılamaması sebebiyle yönetime (yeteri kadar) faydayı sağlamadığı değerlendirilmektedir.
Ancak diğer taraftan, kuruluşlarımızın içerisinde bulunan ve idarecilerle meslek elemanlarının katılımı ile oluşan koordinasyon kurulları, kuruluş idaresince alınan birçok idari kararın içinde yer almaktadır. İyi örnekler incelendiğinde koordinasyon kurullarının kuruluş yönetimine önemli katkısı ve katılımı olduğu görülecektir.
Tüm dünyada yeni yönetim (new management) olarak adlandırılan, sadece kamu yönetiminde değil yönetimin sözkonusu olduğu her alanda kendisini hissettiren yeni yönetim anlayışları arasında yer alan tüm yönetim biçimlerinin öne çıkardığı bazı ortak kavramlar vardır. Bunlar;
- strateji,
- planlama,
- vizyon-misyon
- sürekli iyileşme,
- sürekli eğitim,
- katılımcılık,
- ceza yerine ödül,
- ihtisaslaşma,
- dayanışma, işbirliği
- ölçüm,
- memnuniyet,
- standart,
- kalite,
- performans,
- sürdürülebilirlik,
- paylaşım,
- kontrol,
- hesap verilebilirlik,
- şeffaflık vb.dir.
Bir zincirin gücü en zayıf halkanın mukavemeti ile orantılıdır.
Yönetim alanında gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar en zayıf halkayı güçlendirmek içindir. Hangi ölçekteki birimin yönetimi olursa olsun yukarıdaki kavramları öne çıkardığı, önemsediği, benimsediği ve uyguladığı oranda başarıya ulaşacağından kuşku bulunmamaktadır.
- toplam kalite yönetimi,
- esnek çalışma yöntemi,
- 6 sigma,
- kalite çemberi,
- Japon modeli,
- yönetişim,
- network, vb,
adı ne olursa olsun bu ve benzeri post modern yöntemler verimliliği, kaliteyi, memnuniyeti öne çıkarmaktadır.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK Genel Müdürlüğü) tarihsel gelişimi içerisinde önemli bir dönüşüm sergilemiştir. Bu dönüşümün olumlu veya olumsuz olduğu konusu tartışmalıdır. Tarihi Cumhuriyetten eski olan ve Osmanlı dönemine dayanan kurum, kuruluşunda bir STK. olarak örgütlenmiş ve uzun yıllar toplumun çok önemli ihtiyacını karşılamış, kimsesizlerin kimsesi olmuştur. Kurum 1983 yılından itibaren bir kamu kurumu hüviyetine bürünerek bu güne gelmiştir. Her iki yaklaşımın da kuşkusuz olumlu ve olumsuz, avantajlı veya dezavantajlı yönleri vardır.
SHÇEK; kurtuluş savaşından çıkmış bir ülkede, onbinlerce şehit yetimi bulunan, bugünkü durumuyla kıyaslanamayacak ölçülerde fakirlik içinde olan toplumun sosyo-ekonomik yapısı içerisinde, 15 milyon nüfuslu bir ülkenin –alanı ile ilgili- ihtiyaçlarına önemli ölçüde cevap vermiş olan kurumsal yapısını değiştirmeden bu günlere gelmiştir. Mesleki anlayışta gerekli dönüşüm zamanında gerçekleştirilememiş, yoksulluk ve muhtaçlığa karşı kurumsal duruş ve yaklaşım, ekonomik yardımdan öteye gidememiştir.
SHÇEK’in kurumsal örgütlenmesi (tipik taşra teşkilatı bulunan) merkezi kurum şeklindedir. 5018 Sayılı Kanunun uygulamaya girmesi ile birlikte genel bütçeye dahil edilmiş, toplam içinde çok küçük paya sahip döner sermaye gelirleri hariç bütçe dışı hiçbir geliri olmayan genel bütçeye dahil bir merkez teşkilatıdır.
SHÇEK, son yıllarda kurumsal anlayışta bazı değişiklik zorlamaları olsa da genel hatları itibariyle kurum bakımının öne çıkarıldığı, memur anlayışından ziyade, ücretli anlayışı içinde faaliyetlerini sürdüren bir hayır ve yardım kurumudur. Çalışanlarının hak ve yetkileri kanun ve bağlı mevzuatla düzenlenmiş, çalışma usul ve esasları itibariyle Tapu Kadastro’dan farkı bulunmayan, ücret ve özlük hakları itibariyle de kamunun en alt seviyesinde yer alan (merkez teşkilatı hariç) bir kamu kurumu görüntüsündedir.
Kurumun merkez ve taşra teşkilatının örgüt yapısında, çalışanların belirlenmesinde, çalışma usul ve esaslarında önemli ve radikal değişiklikler yapılması gerekmektedir. Zira, STK iken bir kamu kurumu hüviyetine bürünen ve özellikle son 30 yıl içerinde gerçekleştirilmesi gereken kurumsal dönüşümü ve mesleki hizmet anlayışındaki dönüşümünü bu süre içerisinde bir türlü gerçekleştiremeyen kurumun, mevcut çalışma temposu ve yönetim anlayışı ile 30 yıllık kaybı bir anda telafi etmesi mümkün görülmemektedir.
Bu sebeple radikal değişikliklere ihtiyaç bulunmaktadır. Zira gelişen ve değişen dünya şartlarında, kişi başına milli gelirimiz 1950 yılında 200 Dolar, 1980 yılında 1337 Dolar iken, bugün yaklaşık 9.000 dolara çıkmış, son 30 yılda GSMH. beş kat artmıştır. Böyle bir ekonomik yapı ve dönüşüm içerisinde nüfusumuz 50 milyondan 80 milyona çıkmış, tarım toplumundan tüketim toplumuna geçilmiş, ithal ikame sistem yerini tam liberal dış ticarete bırakmış, ekonomik yapının yanı sıra sosyal yapı da dönüşmüş, toplum daha bireyci, daha materyalist hale gelmiş, paylaşım ve yardım anlayışı da değişmiştir.
Böyle bir ülkede, sosyal hizmet anlayışının kurumsal dönüşümü için ülkenin ekstra bir 30 yıl daha harcama lüksü bulunmadığı her kes tarafından kabul edilmelidir.
Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?
Yapılacak bir yasal düzenleme ile merkez ve taşra teşkilatının yapısı baştan sona değiştirilmelidir.
a) Merkez teşkilatının yapılanması şu şekilde olmalıdır:
SHÇEK Genel Müdürlüğü bir regulasyon kurumu olarak sadece merkez teşkilatından müteşekkil bir kurum şeklinde yeniden örgütlenmelidir.
Bu kurum;
- SHÇEK Genel Müdürlüğü,
- Sosyal Yardım Genel Müdürlüğü
- Özürlüler İdaresi Başkanlığı,
- Kadının Statüsü Sorunları Gn.Md,
- Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı’
nı içine alan bir yapılanma ile yukarıdaki ana hizmet alanları ile ilgili olarak kural koyan, düzenleme yapan, standart getiren, rehberlik eden ve denetleyen bir yapıya kavuşturulmalıdır.
b) Taşra teşkilatının yapılanması şu şekilde olmalıdır:
1. Taşra teşkilatının örgütlenmesi ise; her ilde bir Sosyal Hizmet Merkezi burulmalıdır. (Bu merkez İl Müdürlüğü fonksiyonlarını da yerine getiren bir Toplum Merkezi gibi algılanmalıdır) Bu merkez Sosyal Hizmet Uzmanı olan bir Müdür (il müdürü gibi algılanmalıdır) tarafından yönetilmelidir. Merkez ana birimleri şu anki merkez teşkilatının bir prototipi şeklinde olmalı, çocuk hizmetleri, yaşlı hizmetleri, özürlü hizmetleri, aile hizmetleri, nakdi yardım hizmetleri şubeleri bulunmalıdır.
2. Sosyal Hizmet merkezlerinin tamamı İl Özel idarelerine bağlanmalıdır. Kuruluşlar ise 16 büyükşehirde büyükşehir belediyesi başkanlıklarına, diğer illerde ise belediye başkanlıklarına bağlanmalıdır. İlk etapta (16 büyükşehirde ve diğer illerde) İlçe örgütlenmesi olmamalıdır.
3. 16 büyükşehir için 3 (1 Müdür 2 Yardımcı), diğer iller için ikişer (1 Müdür, 1 Yardımcı) olmak üzere toplam 178 Sosyal Hizmet Uzmanı kadrosu tahsis edilmelidir. İl Müdürü, Kuruluş Müdürü, Çocuk Gelişimci, Sosyal Çalışmacı, Psikolog, Sosyolog, Öğretmen, Din Görevlisi, vb. kadrolarında bulunanlar arasından yapılacak sınavla, 3 yıllık yardımcılık döneminden sonra atanacak bu kariyer uzmanlar sosyal hizmet merkezlerinin müdürü olarak atanmalıdır.
4. Ayrıca mevcut meslek elemanlarının %10 fazlası sayısınca (iptal-ihdas yoluyla) “Sosyal Hizmet Görevlisi” kadrosu oluşturulmalıdır. Mevcut meslek elemanlarının tamamı düzenlenecek eğitim programının akabinde homojen bir yapı sağlanarak sosyal hizmet görevlisi kadrosuna atanmalıdır.
5. Halen kuruluşlarda görev yapan meslek elemanlarının tamamı Sosyal Hizmet Merkezi kadrosuna atanmalı, kuruluşların meslek elemanı ihtiyacı merkez müdürlüğünce günlük/anlık sağlanmalı, kuruluşlarda idari personel, hizmet ve destek personeli dışında meslek elemanı kalmamalıdır. Nitelikli meslek elemanlarının evrak/kayıt gibi (mesleki çalışmalar dışındaki) bürokratik işlemlerden kurtarılarak, mesleklerinin icrası sağlanmalıdır.
6. Kuruluşlarda gerçekleştirilen nöbet hizmetleri, bazı pilot uygulamalarda olduğu gibi sadece nöbet işini yapan personel (Yönetim memuru) eliyle yürütülmeli, hafta tatili anlayışı değiştirilerek vardiya sistemi kurulmalıdır.
7. Önleyici hizmetlere ağırlık verilmeli, korunma ve bakım gerekçeleri ortaya çıkmadan belirleme yapılabilecek ve müdahale edilebilecek yeni bir yapılanmaya gidilmelidir. Bunun için Sosyal alan örgütlenmesi yapılmalıdır. Evvela yapılacak bir çalışma ile norm kadrolar ile her ilin yapısına göre, merkez-semtler ve ilçeleri kapsayan alanlar belirlenmeli, belirlenmiş kadrolar nispetinde Sosyal Hizmet Görevlileri bu alanlarda görevlendirilmelidir.
8. Sosyal hizmet görevlilerinin gerek mesleki ve gerekse lojistik bakımından yetki ve sorumlulukları belirlenirken, daha ziyade mobil çalışacak olan bu görevliler, halen İl Müdürlüğünün uhdesinde olan bazı yetkiler doğrudan verilecek şekilde donatılmalıdır.
c) Diğer kurum ve kuruluşların katkısı:
Ülkemizde devletin örgütlenmesinde en yaygın birim Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Her köyde okul yoktur ancak hemen hemen her köyde cami ve dolayısıyla imam ve/veya müezzin vardır. İkince yaygın kurum Milli Eğitim Bakanlığıdır. Tüm il, ilçe ve köylerin önemli bir kısmında okul, dolayısıyla idareci ve öğretmen vardır. Her mahallede Karakol, her mahalle ve köyde Muhtarlıklar vardır. Ayrıca, nüfusu 2000’in üzerinde olan tüm yerleşkeler Belediye olarak örgütlüdür. Bunun yanı sıra sağlık ocakları çok yaygın kuruluşlardır.
Mevcut yasal ve yapısal durumları itibariyle bu kurumların da sosyal sorumlulukları ve sosyal görevleri bulunmaktadır. Ayrıca bu kurumlar, devlet yapılanması içinde en çok personeli olan kurumlardandır. Bu kurumların personelinden gerek bilgi toplamada/önbildirimde, gerekse bazı sınırlı evrak tanziminde yararlanılmalıdır.
Vakıflar Genel Müdürlüğünün envanterinde bulunan binalar, belediye başkanlıklarında bulunan binalar, okullar, muhtarlıklardan fiziki mekan olarak (Sosyal Hizmet Büroları) yararlanılmalıdır.
Tüm bunları gerçekleştirmek için evvela cesur ve kararlı bir yönetime, projeyi gerçekleştirecek ehil bir danışman kadroya, yasal altyapı olarak da bir dizi yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır.
19.06.2007-Ankara
Sedat ERGENÇ
SHÇEK İç Denetçisi
Kamu Yönetimi Uzmanı
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : shçek,yönetim,yapısal dönüşüm,yönetişim
Sokak Çocuklarımızla AB.ne hazır mıyız?
“Bizim çocuklarımız da bunlardan biri olabilir. Bunların tamamı sokaklarda yaşlanamadan, cinayet, hastalık, cevaevi, ölüm gibi nedenlerle sokakları terketmektedirler”
“Gerekli tedbirler zamanında ve etkili yöntemlerle alınmazsa, sokaktan, kanundan, polisten, açlıktan, dayaktan ve hatta ölümden bile korkmayan bu çocuklar sıcak-huzurlu evlerinizde, mutlu yuvalarınızda sizi rahat bırakmayacaklardır”
Kamu Yönetimi Uzmanı
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Başmüfettişi
Özellikle büyük şehirlerin trajik ve en riskli çocuk grubu sokakta yaşayan/çalışan çocuklardır. Sokakta yaşayan çocukların, bugün toplum üzerinde biraz da tedhiş duygusu yaratan bir fobi haline gelmesi ve önemli bir sosyal sorun olarak algılanması, problemin çözümüyle ilgili çalışmaları artırmıştır.
Sokak çocukları sorunu hemen hemen tüm dünya metropollerinde görülen, evrensel ve toplumsal bakımdan ortak yönleri bulunan bir sosyal gerçektir. Sokak çocukları konusunda netleştirilmiş, sınırları kesin olarak belirlenmiş bir tanım bulunmamakla birlikte sokak çocukları; sanayileşme, büyüme, kentleşme ve bunlara bağlı göç, yoksulluk, aile içi şiddet gibi toplumsal sorunlar nedeniyle ortaya çıkan, ailesi ve yakınlarıyla ilişkisini kısmen veya tamamen kesmiş, günün tamamına yakın bölümünü sokaklarda geçiren, baly-tiner gibi madde ile ilişkisi yaygın, suçla ilişkisi yoğun olan 18 yaşından küçük bireylerdir.
Sokak çocuklarının gerek topluma, gerekse kendilerine ve bireylere yönelik oluşturdukları tehlike, günümüzde bir sosyal risk haline gelmiştir. Geçmiş yıllarda, büyük şehirlerde yaşayan azınlık bir gurup olarak düşünülen ve pek de önemsenmeyen sokak çocuklarının; ekonomik krizler, eğitimsizlik, aile yaşamının bozulması gibi nedenlerle sayıları giderek artmıştır. İyi eğitim ve aile terbiyesiyle ülkenin kalkınmasını ateşleyebilecek bir kaynak olan bu çocuklar, ihmalkarlık neticesinde toplum için çözüm bekleyen bir sosyal mesele haline gelmiştir (Orhan, 2004: 243).
Çocukların bedensel, zihinsel ya da ruhsal sağlıklarına zarar veren, gelişimlerini engelleyen tutum ve davranışlara bakıldığında, çocuklar türlü riskler altındadır. Bunlar;
- Fiziksel Riskler
- Cinsel Riskler
- Duygusal Riskler
- Ekonomik Riskler’dir.
Bunlara ek olarak, telafisi neredeyse imkansız olan bir risk daha vardır ki; bu da bali, tiner gibi MADDE BAĞIMLILIĞI dır. Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar, madde bağımlılığı (bali-tiner kullanımı) bakımından en büyük risk guruplarıdır. Çocukların uyuşturucu madde kullanımına gereksinim duymasını, kendisi de yetiştirme yurtlarında büyümüş olan Yusuf Kulca şöyle açıklamaktadır. “Sokaktaki şiddete karşı durabilmek ve dayak yediklerinde acı hissetmemek, sokaktaki soğuğa dayanabilmek, yaşadığı güçlüklere karşı bedensel ve duygusal güç oluşturabilmek yani kendilerini güçlü ve cesaretli hissedebilmek, halüsünasyonlar görüp güzel şeyler hayal edebilmek ve utanma duygularını yok ettiği için rahatlıkla başkalarından yemek isteyip, dilenebilmek ve özgürce konuşabilmek için uçucu maddelere gereksinim duyarlar. Bunun dışında, sokaktaki grupların ortak yaşam biçimine ayak uydurarak gruba kendini kabul ettirebilmek, tiner-bali gibi maddelerin ucuza kolayca bulunabilmesi de diğer başka etkenlerdir”
Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara çevreden gelebilecek tehlikeler farklı bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır (Ergenç, 2003: 3-4).
i. Ailesi, yakın çevresi tarafından ihmal ve istismara uğrama,
ii. Bali, tiner, alkol, sigara vb. gibi bağımlığa yol açan maddeleri kullanma, bunun alışkanlık haline gelmesi,
iii. Zihinsel ve fiziksel gelişiminde gerileme,
iv. Ailesi ve/veya sosyal çevresi tarafından dayak, yaralama, ölüm vb. gibi şiddete maruz kalma,
v. Hırsızlık, gasp, fuhuş vb. gibi suçlara yönelme,
vi. Psikolojik sorunların meydana gelmesi,
vii. Kazalara maruz kalma,
viii. Eğitim ve sağlık sorunlarının aşılmasının olanaksız hale gelmesi,
ix. Cinsel tacize ve tecavüze maruz kalmadır.
Bunun yanı sıra, bu çocuklar sokaktan veya diğer çocuklardan gelebilecek tehlikeleri bertaraf edebilmek için birtakım yöntemler ve davranış biçimlerini geliştirmişlerdir (Ergenç, 2003: 4).
i. Toplu yaşamaktadırlar, toplu hareket etmektedirler,
ii. Savunma amaçlı delici-kesici alet taşımaktadırlar,
iii. Gerek soğuktan korunmak için ve gerekse muhtemel bir saldırıyı haber vermesi için yattıkları yerlerde genellikle hayvan bulundurmaktadırlar,
iv. Cinsel istismardan korunmak için genellikle iki kat pantolon giymektedirler ve aynı endişeyle bellerine kemer yerine tel bağlamaktadırlar,
Sokakta çalışan çocukların tamamına yakını “normal” yani iki ebeveynli bir ailenin gözetimi altında yaşamaktayken, sokakta yaşayan çocuklar ise zamanla aile bağını ve dolayısıyla koruyucu otoritesini tümüyle kaybetmektedirler. Diğer bir deyişle, sokakta çalışan çocukların neredeyse tamamı ailesi ile birlikte yaşarken, sokakta yaşayan çocukların esas olarak “parçalanmış” yani ayrılmış aile yapılarından geldikleri bilinmektedir.
Sokakta çalışan/yaşayan çocuklara ilgili sorunların çözümünde birbirinden tamamen farklı uygulamalara gidilmesi zorunludur. “Sokak çocukları” üst kimliği altında toplanan bu iki temel çocuk grubunun sorunlarının ve çözümlerinin ayrıştırılarak farklı ele alınması gerekmektedir. Sokağa geldikten sonra yeniden dönebileceği bir ailesi olmayan veya olup da onlarla yeniden uyumlu bir bağ kuramayacak kadar sokak deneyimini biriktirmiş (dejenerasyona uğramış olan) çocuklar için uygulanabilir çözümleri, esasen bu çocukların ailesi dışında aramak gerekmektedir. Bu durumdaki çocuklarla ilgili çözümler, çocukların çocuk ve gençlik merkezlerine alınmasıyla mümkün hale gelebilmektedir. Öte taraftan, aileleri ile ilişkileri süren sokakta çalışan çocuklarla ilgili çözümler ve bu çocukların topluma yeniden kazanılması için, bu çocukların ailesinin desteklenmesi zorunludur.
Sokakta çalışan çocukların büyük kentlerin önemli bir sosyal sorunu olarak kabul edilmesi, önemli oranda, bu çocukların “sokak çocukları” kapsamı içinde değerlendirilmesinden sonra olmuştur. Oysa sokak çocuğu kavramının literatüre girmesinden önce de kent sokaklarında çalışan çocuklar hep varola gelmiştir. Ama bu çocukların gerek sayı olarak aşırı artışı ve gerekse kişisel gelişimlerini engelleyecek türde “iş türlerinin” ortaya çıkması ile birlikte bu olgunun önlenmesi yönünde özel ve kamusal çabalar ortaya çıkmaya başlamıştır (Karatay, 25.08.2001).
SOKAK ÇOCUKLARI İLİ İLGİLİ ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER
Kısa vadede, yoksullukla mücadele uygulamaları yanında, çocukların acil korunmasına yönelik tedbirler alınmalıdır. “Korunma Kararı”ndan evvel, bir ara uygulama olan ve yıllardır başvurulan “acil korunma” yaygın olarak uygulanmalıdır. Sokakta çalışan ve yaşayan çocuklara müdahalede ve bunlarla ilgili yaptırımların uygulamalarında, mülki amirlerce verilecek “acil koruma kararı”nın yeteri olacağı bir mevzuat değişikliği gerçekleştirilmelidir.
Başta sokakta çalışan/yaşayan çocuklar olmak üzere genel olarak sorunlu ya da risk altındaki çocuklara yönelik çalışmalara ısrarla devam edilmeli, İstanbul örneği esas alınarak oluşturulmuş kurumlararası işbirliğine dayalı yeni modelden vazgeçilmemeli ayrıca aşağıdaki hususlar da geliştirilmelidir.
i. Kurumlararası işbirliğinin kalıcı olması için, işbirliğinin bir makam onayıyla değil Kanunla sağlanması yolu tercih edilmelidir.
ii. Zaten 4 yılı aşkın bir süredir İstanbul’da uygulanan yöntemin başarısının tekrar tekrar pilot uygulamalarla denenmesi zaman kaybından başka bir şey değildir. Bu nedenle uygulamanın yasallaştırılarak 16 büyükşehirde birden başlatılması gereklidir.
iii. Kapsam olarak, sokakta çalıştırılan/çalışan ve yaşayan çocuklara ek olarak, suça yöneltilen çocuklar da kapsam alanına alınmalıdır. Ancak bunun için kaynakların sistemleştirilmesi, genişletilmesi, daha çok sosyalleştirilmesi ve zenginleştirilmesi gerekmektedir. Rehabilitasyonları ile ilgili görevlendirilmiş herhangi bir kurum olmayan, suça bulaşan çocuklar da aynı sistem içine alınarak, -sahipsiz olan bu alan tanımlanmak suretiyle- önemli bir boşluk doldurulmalıdır.
iv. Varolan mobil ekiplerin sayısı artırılmalı, kentin kalabalık ana caddeleri, eğlence merkezleri ve turistlerin yoğun olduğu alanlar sürekli olarak ve daha sık denetlenmelidir.
v. Bu amaçla yapılacak “sokak çalışmasına” gönüllü desteğinin alınması -gönüllülerin seçilmesi, çalışma usul ve esasları da belirlenmek suretiyle- sağlanmalıdır.
vi. Varolan sistemde işlemeyen “hamilik” sistemi geliştirilerek, yeniden düzenlenmeli, etkili bir şekilde işler hale getirilmelidir.
vii. Sokaklarda risk altında olduğu tespit edilen her çocuk hakkında kesinlikle aile incelemesi yapılmalıdır. Yapılacak “sosyal incelemeye” bağlı olarak bu ailelere geçici veya sürekli sosyal yardım yapılmalıdır. Bu yardımların yapılabilmesi için de genel bütçe olanakları artırılmalıdır.
viii. Genel bütçe kaynağına ek olarak SYDV bünyesinde bir “Çocuk Koruma Fonu” oluşturulmalıdır.
ix. Tıbbi ve sosyal rehabilitasyona tamamen kapalı olduklarından yapılan çalışmalara hiçbir cevap vermeyen ve sokaktan alınamayan kritik gurupta yer alan çocuklar için de çok özel ve itinalı bir çalışma düzeni oluşturulmalıdır.
x. Bu çocukların ıslahının sağlanması yönündeki tıbbi ve sosyal rehabilitasyon için yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılmalıdır. Gerekli yasal düzenleme yapılarak, çocuk ıslahevlerine benzer bir yapılanma sağlanmalı, sokaktan alınamayan ve/veya madde bağımlısı çocukların “tedbir kararı” çerçevesinde zorunlu tedavileri ve zorunlu ikametleri sağlanmalıdır.
Hızlı bir şekilde, yoksullukla mücadele edilen sistemli bir mekanizma kurulmadıkça, bu anlamda çocuklara yönelik olarak yürütülen sosyal hizmetlerin de yeterli ve beklenen etkiyi yaratmayacağı oldukça açıktır. Sonuç olarak basındaki “sokakta çalışan ya da yaşayan zavallı çocuk”tan, “sokak çocuklarının dehşeti, kapkaç, gasp ve hatta cinayet işleyen çocuklar”a çevrilen haberlerin işaret ettiği iki önemli kavram olan yoksulluk ve çocukların korunması üzerinde ısrarla durulması gerekmektedir.
Sosyal yardım olgusu, göz ardı edilemeyecek kadar toplumu ve toplumsal sistemi ilgilendiren önemli bir olgudur. Gelişmiş ülkelere bakıldığında görüleceği üzere, sosyal yardım ne kadar önemsenmiş ise toplum ve toplumsal sistem o oranda güçlenmiştir. Dolayısıyla, sosyal yardım toplumsal gelişimin, sosyal refahın ve huzurun en önemli araçlarından birisi olmuştur. Ülkemiz 21.yüzyıla gelindiğinde, sosyal yardım hizmetlerini gerektiği gibi yerine getirememiş, sosyal devlet ilkelerini toplumuna ve sistemine kazandıramamış ülkelerden biri olarak değerlendirilmektedir. Devlet, oluşturucu, yönlendirici, geliştirici, denetleyici aktif bir rolü değil, sonuçlara katlanıcı bir pasif bir duruşu tercih etmiştir. Bu yaklaşımın sonucu olarak, sosyal devlet uygulamalarında daima ağır kalınmış, iyi işleyen bir sosyal yardım sistemi kurulamamıştır.
Sosyal yardım alanının yeniden düzenlemesi gereklidir. Kamu, merkez ve yerel yönetim olarak sosyal yardım alanında –sistemli ve planlı bir şekilde- yerini almak durumundadır. Bunun gerçekleşmesi ülkemiz için bir hayal olmadığı gibi, sosyal devlet gerekleri açısından da zorunludur. Yoksullukla mücadele sosyal yardım ilkeleri doğrultusunda yapıldığı takdirde, sosyal yardım hizmetlerinin maliyetleri azalacak ve sosyal güvenlik sistemi etkili ve verimli bir duruma gelecektir. Dolayısıyla, toplum, insani yaşam eşiğine kavuşacaktır.
Bu süreçte, bireyin çevresi ve sivil toplumdan katkı beklemek yerine, onları desteklemek yolu tercih edilmelidir. Yoksulluk/yoksunluk bir zahmet ve zaruret olduğuna göre, bu zahmeti ortadan kaldırmaya çalışan herkes, her kuruluş desteklenmelidir.
Uzun vadede; Sokak çocukları konusunda yapılması gerekenler değerlendirilirken, öncelikle çocuk sorununu “yetimler ve kimsesizler” sorununa indirgeyen “hayırseverlik” yaklaşımlarından kurtulmanın gerekliliği kabul edilmelidir.
Çocukların korunması kavramı ve anlayışı çok önemlidir. Bugün itibariyle uygulamada görülen şudur: Çocukların korunması, onların ebeveynlerini yitirmeleri veya ekonomik/sosyal yoksunluk içine düşmeleri gibi özel durumlar sonucunda korunmaya muhtaç hale geldiklerinde uygulanan -genellikle bir hayırseverlik anlayışı içinde yürütülen- kişisel veya kurumsal faaliyetlerdir. Oysa, çocukların korunmasında kurumsal anlayış şu şekilde somutlaştırılmalıdır:
i. Çocukların sosyo-ekonomik yoksunluğu, aile bütünlüğünün bozulması gibi özel halleri ortaya çıkmadan haberdar olunacak yeni bir örgütlenme ve çalışma modeli (sosyal alan örgütlemesi) oluşturulması,
ii. Çocukların korunmasına gerekçe olacak olaylardan zamanında haberdar olunmasıyla birlikte ivedilikle önleyici tedbirleri alacak kurumsal ve toplumsal anlayışın geliştirilmesi,
iii. Bu modelin sadece büyük kentlerde uygulanmaması, bölgesellikten uzak, ülke genelinde yaygın ve korunmaya muhtaç bütün çocuk kitlesini hedef alan bir yaklaşım içerisinde gerçekleştirilmesi,
iv. Sunulan çerçevede verilen hizmetlerin hak olarak tanımlanması
yaklaşımı içinde olunmalı, her türlü düzenleme ve örgütlenmeler bu çerçevede gerçekleştirilmelidir.
B.M. Çocuk Hakları Sözleşmesi ve buna uyarlı olarak geliştirilen mevzuat böyle bir çocuk dünyasını öngörmekle birlikte, ülkemizdeki uygulama ve gerçekliğin bundan hâlâ çok uzakta olduğu bilinmektedir. Bugün başta SHÇEK olmak üzere kamu ve sivil toplum örgütlerince -sosyal alanda- çocuklara yönelik verilen hizmetler, gereksinim sahibi kitlenin tümünü kucaklamaktan çok uzaktır.
Çocuk koruma modelinin bu anlayış içinde geliştirilmesi ile ilgili olarak:
i. Sivil toplum örgütleri, gönüllü katkı ve katılımlar sistemin içine ana unsur olarak dahil edilmeli, karar sürecinde bu unsurlara yer verilmeli,
ii. Sosyal alan örgütlemesi gerçekleştirmeli, çocuğun korunmaya muhtaç hale gelmeden önce veya gelir gelmez zaman geçirilmeden tespitine yönelik yeni bir örgütlenme modeli oluşturulmalı,
iii. Varolan merkez bürokrasisi, bu modelden gelecek bilgilerin sistematik formatlamasını yapacak ve takibini gerçekleştirecek bir oluşum içine girilmeli,
iv. Bunu gerçekleştirecek uzman ve bürokratik kadro eğitilmeli ve bu surete alışılagelmiş zihniyet değiştirilmeli,
v. Bütün bunları yapabilmek için yeterli mali kaynak ayrılmalı, bütçe olanakları genişletilmelidir.
Bu günkü durumu itibariyle, hem yasal ve hem de yapısal durumu ele alındığında SHÇEK’in, sosyal alan örgütlenmesi ile çocuk koruma sisteminin sistematik formatlanmasını yapacak bir uzman kadrodan, buna açık bir bürokratik zihniyetten ve gerçekleştirmeye yetecek bir bütçe kaynağından oldukça uzak olduğu görülmektedir.
Bütün bunların yanı sıra, küreselleşme modasının bir yansıması olarak, yerelleşme çerçevesinde gelişen siyasi iradenin, önümüzdeki dönemde, SHÇEK’in sokak çocukları gibi sosyal meselelere doğrudan müdahalesini önleyerek, sorunların bu kurum yerine yerel yönetim birimlerince çözümü noktasında bir seyir izleyeceği yönünde kuvvetli belirtiler mevcuttur. Durumun bu rota üzerinde gelişeceği kabul edilse dahi,
i. Sosyal meselelerle ilgili olarak temel politikaların belirlenmesi,
ii. bunların stratejik planlamasının yapılması,
iii. ülke genelinde farklı birimlerce gerçekleştirilecek lokal uygulamalardaki standardın sağlanarak yükseltilmesi,
iv. uygulama sonuçlarının denetlenmesi
için SHÇEK’in yeniden örgütlenmesi, ancak bu yeni örgütlenmenin entropi haline getirilmemesi, yetki ve sorumluluklarının kat’i çizgilerle belirlenmesi zarurettir.
Örgütlenme modeli olarak ısrarla üzerinde durulan klasik hiyerarşik model terk edilip, “yönetişim” adı verilen ve “yatay örgütlenme”yi gerektiren yeni çağdaş modeller üzerinde durulmalıdır. Devletin işlevlerinin azaltılmasının, asgariye indirilmesinin tüm dünyada benimsendiği bir dönemde, sosyal alandaki regulasyonu sağlamaya yönelik bir örgütlenme biçimi olarak “üst kurul modeli” de SHÇEK için yabana atılmaması ve hatta önemle üzerinde durulması gereken bir örgütlenme biçimidir. Zira SHÇEK’in taşra teşkilatının mahalli idarelere devredilmesi projesinin gerçekleşmesi durumunda, bu örgütlenme biçimi zaruret olarak ortaya çıkacaktır.
Anayasal bir zorunluluk olan “sosyal devlet olma” gereklerinin hiç de azımsanmayacak bölümünü gerçekleştirmesi gereken bu kurumun (SHÇEK); -bu suretle- sosyal yıkımlara kadar varacağı düşünülen sorunların çözümünde önemli bir aktör olarak yerini alacağı ve sosyal patlamaların önlenmesinde sübap görevi ifa edeceği, bu sorunların zamanında ve kısa sürede çözümlenmesinde de aynı oranda etkili olacağı değerlendirilmektedir.
KAYNAKÇA
Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet, (1998), T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları, Bilim Serisi 113, Ankara.
Akın, Mahmut, Sokak Çocukları, www.sosyalhizmetuzmani.org. (26.03.2005)
Akşit, Güldal, (2005), TBMM 21.12.2004 Bütçe görüşmeleri, Konuşma, Ankara.
Akyüz, Emine. (2000), Ulusal ve Uluslararası Hukukta Çocuğun Haklarının ve Güvenliğinin Korunması, MEB Yayınları, No:3395, Ankara,
Anık, Filiz, (1999), 1.İstanbul Çocuk Kurultayı Araştırmalar Kitabı, İst.Çoc.Vakfı Yayınları, İstanbul.
Aral, Neriman, (1997), Fiziksel İstismar ve Çocuk, Tekışık Veb Ofset Tesisleri, Ankara.
Atauz, Sevil, (1991), Kitle İletişim Araçlarında Çocuk İstismarı ve İhmali, Çocuk İstismarı ve İhmali, Çocukların Kötü Muameleden Korunması 1. Ulusal Kongresi, Gözde-Repro Ofset, Ankara.
Atauz, Sevil, Sokak Çocuklarının Kenti, Diğerlerinin Konut Sorunu Sempozyumu, Mimarlar Odası Yayını, Ankara.
Bulut, Işıl, (1996), Genç Anne ve Çocuk İstismarı, Bizim Büro, Ankara.
Cılga, İbrahim, (1999), Türkiye’de Çocuk Hakları Çalışmaları, Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.
Cüceloğlu, Doğan, (1991), İnsan Davranışı – Psikolojinin Temel Kavramları, 2. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul.
Duman, Nurdan, (1998), Kentleşme Sürecinde Kültür, Sosyal Hizmet Sempozyumu’98, Kentleşme Sürecinde Sosyal Hizmet 5-7 Kasım, Antalya,
Duyan, Veli, (1998), Kentleşme Sürecinde Sokak Çocukları Ve Aids, Sosyal Hizmet Sempozyumu’98, Kentleşme Sürecinde Sosyal Hizmet 5-7 Kasım, Antalya.
Ennev, Judith, (1998), Sokak Çocukları ve Çalışan Çocuklar, UNİCEF ve Safe The Children, Ankara.
Ergenç, Sedat, (2003) 2003/12 Sayılı İnceleme Raporu, Ankara.
Karabulut, Özcan, (1996), Türkiye’de Çalışan Çocuklar, Friederich Ebert Vakfı Yayını, İstanbul.
Karatay, Abdullah İstisnalar Kural Oluyor, Radikal Gazetesi, www.radikal. com.tr/haber.php?haberno=19397 (30.10.2001)
Karatay, Abdullah, (1999) Risk Altındaki Çocuklar 1.İstanbu Çocuk Kurultayı Araştırmalar Kitabı, İstanbul Çocuk Vakfı Yayınları, İstanbul.
Karatay, Abdullah, İyi Teşhis Doğru Çözüm, Radikal Gazetesi, www.radikal. com.tr/haber.php?haberno=12099 (25.08.2001)
Karatay, Abdullah, Şiddet Diline Şiddetli Yanıt, Radikal Gazetesi, www.ortak payda.org/makale.asp?foo=read&feox=114 (08.12.2004) www.radikal.com.tr/ haber.php?haberno=136583 (08.12.2004)
Kars, Özcan. (1996), Çocuk İstismarı: Nedenleri ve Sonuçları, Ankara.
Küntay, Esin, (1999), İstanbul’da Sokak Çocukları, Cumhuriyet ve Çocuk. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.
Naim, Ali, İnan, (1968), Çocuk Hukuku, İstanbul.
Orhan, Serdar, (2004), Koruyucu Sosyal Politikalar ve Sokak Çocuklarının Sosyal Rehabilitasyonu, Birinci Sosyal Hizmetler Şurası, Gökçe Ofset, Ankara.
Sanayide Çalışan Çocuklar Raporu, (2000), Hak-İş Yayınları, Mina Ajans, Ankara.
Sarıkaya Makbule, Çavuşoğlu Turgay, (2004), Serseri ve Satıcı Çocuklar Projesi, Sokakta Yaşayan Çalışan Çocuklar 3. Ulusal Sempozyumu, İzmir.
UNİCEF, (1997), Dünya Çocuklarının Durumu, UNİCEF Raporu, İstanbul.
Usta Sayıta, Sevgi, Şirin, Mustafa Ruhi, (2000), 1. İstanbul Çocuk Kurultayı İstanbul Çocuk Raporu, İstanbul Çocuk Vakfı Yayınları, İstanbul. www.ankara buyuksehir.gov.tr (14.04.2005)
www.umutcocuklari.org.tr/tr/guncel/makale/sezenzeytin.htm (23.03.2005)
Yılmaz, Sibel, (1998), Sokak Çocukları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Yoksulluk Sempozyumu, (2003), Deniz Feneri Yayınları. İstanbul.
Zeytinoğlu, Sezen, (1989), Çalışan Çocuklar ve Sokak Çocukları, Türkiye’de Çocuğun Durumu, 1990’ların Çocuk Politikası Kongresi, DPT, UNICEF Yayınları, Ankara.
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sokak çocuğu,ab,shçek,
Çocuk İçin Sokak Tehlikesi ve Çocuk Suçluluğu (1)
Eğer bir bebeğin boğulmakta olduğunu görürseniz, suya atlayıp onu kurtarırsınız. İkinci ve üçüncü bebek için de aynısını yaparsınız. Sonunda boğulan bebekleri kurtarmakla o kadar meşgul bir hale gelirsiniz ki, kafanızı kaldırıp bebekleri nehre atan biri olduğunu asla göremezsiniz.
GİRİŞ
Özelikle büyük kentlerde görülen sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuk olgusu sadece ülkemiz için değil tüm sanayileşmekte olan ve sanayileşmiş ülkelerin sosyal sorunlarından birisidir. Ülkemize kırsaldan kente göç ile başlayan çarpık kentleşme ve sosyal çözülmenin sonuçlarından birisi de sokak çocukları sorunudur.
Özellikle son yıllarda önem kazanan çocuk suçluluğu içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi de dikkatleri bu noktaya çekmektedir.
Ülkemiz, öteki tüm suçlarda olduğu gibi çocukların işleyebilecekleri suçlar için de tedbirler almaktadır. Son yıllarda gerek TCK.da ve gerekse usul hukukunda yapılan değişiklikler çocukların yargılanma esnasında ve sonrasında korunmasını sağlamakta ve bunlar ileri çağdaş değişiklikler olarak değerlendirilmektedir. Bu değişikliklerin evvelden beri başvurulan ‘çocukların suç organizasyonlarda tetikçi olarak kullanılması’ oranını artırdığı düşünülmekedir. Öncelikle yoksulluğu, işsizliği giderici sosyal politikalar güçlendirilmelidir. İstihdama yönelik ekonomik politikalar bir an önce hayata geçirilmelidir. Toplumun tümünü kapsayacak sosyal güvenlik politikaları oluşturulmalıdır. Aile planlamasının önemi konusunda bilinçli bir toplum yaratılması sağlanmalıdır.
Buna rağmen çocukların, sokağın olumsuz koşullarıyla tanışabilecekleri düşünülerek koruyucu ve önleyici tedbirler alma gereği vardır. Burada esas olan “eğitim” unsurudur. Sokakta yaşamayı, çalışmayı veya uçucu madde kullanımını ve suç işlemeyi özendirici görsel yayınlar, ilgili birimlerce etkin bir biçimde denetlenmelidir. Çocuğu suça özendirici dizi ve magazin programlarının onların izleyemeyeceği saatlerde yayınlanması sağlanmalıdır.
Alınacak her türlü tedbire karşın yine de sokakta yaşayan/ çalışan çocukların olabileceği düşünülerek onları tedavi edici rehabilitasyon merkezlerinin ve yaşama hazırlayacak kurum ve kuruluşların geliştirilmesi gerekmektedir.
Bu merkezler, sadece tabela merkezi değil, bu işe inanmış, yetkin, becerikli, sosyal sorumluluğu yüksek kişi ve gurupların sorumluluğuna verilmelidir. Bu sorunun sadece devletin sorunu olmadığı bilinerek, her vatandaşın bu alanda katkısının olabileceğine dikkatler çekilmeli, yaşama geçirilmesi mümkün olabilecek projeler üretilmeli ve realize edilmelidir. Hizmet birimleri; evden kaçma, sokakta yaşama, sokakta çalışma, istismara maruz kalma, suç işleme, madde kullanma vb. gibi durumlarına göre ayrıma tabi tutulmalı ve her biri için ayrı modeller belirlenmelidir.
Esas olan çocuğun ailesinin yanında ve ailesi ile birlikte sağlık-sosyal-ekonomik bakımdan ayrı ayrı rehabilite edilmesi gereğidir. Amaç, evvela çocuk suçluluk oranını düşürmek, daha sonra da onların sosyal yaşam içerisinde iş ve meslek sahibi olmasını sağlamak, ülke ve toplumuna yararlı, üretici bir birey haline gelmelerini temin etmek olmalıdır.
Tüm bunların temininde devlet içinde motor vazifesi görecek olan SHÇEK’in klasik örgütlenme ve çalışma modellerini sür’atle terk ederek, hizmet modellerinde ve kamusal anlayışta radikal değişikliklere gitmesinde zorunluluk görülmektedir. Zira gelişen ve değişen dünya şartlarında, ülkemizde kişi başına milli gelirimiz son 30 yılda. beş kat artmıştır. Böyle bir yapısal dönüşüm içerisinde nüfusumuz 40’lı milyonlardan 80 milyona çıkmış, tarım toplumundan tüketim toplumuna geçilmiş, ithal-ikame sistem yerini tam liberal dış ticarete bırakmış, ekonomik yapının yanı sıra sosyal yapı da dönüşmüştür. Toplum daha bireyci, daha materyalist hale gelmiş, paylaşım ve yardım anlayışı da değişmiştir.
ÇOCUĞUN SOKAK TEHLİKESİ İLE KARŞILAŞMASI
Özelikle büyük kentlerde görülen sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuk olgusu sadece ülkemiz için değil tüm sanayileşmekte olan ve sanayileşmiş ülkelerin sosyal sorunlarından birisidir. Ülkemize kırsaldan kente göç ile başlayan çarpık kentleşme, sosyal çözülmenin sonuçlarından birisi de sokak çocukları sorunudur. Özellikle son yıllarda önem kazanan çocuk suçluluğu içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi de dikkatleri bu noktaya çekmektedir.
Çocukların sokak tehlikesi ile karşılaşmasını sağlayan ve buna davetiye çıkaran şu aile modelleridir:
i. Çocuğun temel gereksinimlerini karşılamaktan yoksun aile,
ii. Ekonomik yoksulluk içindeki aile,
iii. Sosyal güvenlikten yoksun aile,
iv. Resmi nikahı ve nüfus kaydı yapılmamış aile,
v. İşsiz, vasıfsız, eğitimsiz aile,
vi. Sosyal yardıma bağımlı aile,
vii. Sağlık sorunları olan aile,
viii. Sağlık sorunlarının çözümünde bilgiye gereksinimi olan aile,
ix. Çocuğu aşırı kollayan, koruyan aile,
x. Çocuğa karşı baskıcı, dayatıcı olan aile,
xi. Madde kullanımı ve bağımlılığı olan aile,
xii. Çocuğunu ihmal ve istismar eden aile,
xiii. Parçalanmış ya da çocuğuyla birbirini reddeder konuma gelmiş aile,
xiv. Bireylerinin birbirine karşı şiddet uyguladığı aile,
xv. Çocuklarıyla aralarındaki yaş farkı fazla olan aile,
xvi. Anne egemen, baba sindirilmiş aile (rol karmaşası)
xvii. Çocuğuna karşı güdülenmesi eksik aile,
xviii. Ebeveynlerden birisi fuhuşa itilmiş aile,
xix. Ebeveynlerden birisi cezaevinde olan aile,
ÇOCUKLARIN İŞLEDİĞİ SUÇLAR
Son nüfus sayımına göre ülkemiz nüfusunun yarısı 28 yaşından küçüktür. 18 yaşından küçükler ise nüfusun üçte birini oluşturmaktadır. Genç nüfus sayısında giderek bir azalma yaşanmakta ise de Türkiye, AB ülkelerine oranla oldukça genç bir nüfusu bünyesinde barındırmaktadır ve önümüzdeki 30 yıl bu farkın korunacağı düşünülmektedir.
Bu çalışmanın konusunu oluşturan sokak çocuklarının, bu çocuk nüfusu içerisindeki yeri tam olarak bilinememektedir. Çocukların özel durumları göz önünde bulundurularak sayılarına ilişkin sağlıklı rakamlara ulaşılamamaktadır. Aynı şekilde sokak çocuklarının karıştığı iddia edilen suçlar konusunda da net veriler elde edilememektedir. Sokak çocuklarının karıştığı suçlarla ilgili olarak yapılan genel bir araştırma yoktur. Yerel anlamda yapılan bazı araştırmalar varsa da o bölgedeki genel çocuk sayısına olan oranını bilmek mümkün olamamaktadır.
Genel bir fikir vermesi açısından bu çalışmada, sokak çocuklarının da içinde bulunduğu 18 yaş altı tüm çocukların işlediği iddia edilen suçlar istatistiki verilere dayanarak değerlendirilmiştir. Böylelikle;
- çocukları suça iten nedenlerin neler olduğu,
- genellikle hangi suçlara yöneldikleri,
- suç işleyen çocukların cinsiyetine göre dağılımları,
- tüm suçlar içindeki payları
gibi sonuçlara varılarak suç dünyasında çocuğun yeri saptanmak istenmiştir.
Çocukların şahsa ve mala karşı işledikleri suçlar, polis ve adliye kayıtlarında geçen suç türleri ve şüphelilerin cinsiyet durumlarına göre incelenmiştir. Öncelikle Türkiye genelinde polis sorumluluk sahasında suç işlediği iddiasıyla Cumhuriyet Savcılığına sevk edilen şüpheli çocukların tüm suç işleyenlere oranı Tablo 1’de gösterilmiştir. Tablodan çocuk şüpheli sayısının 2007 yılı dışında kendi içerisinde bir artış gösterdiği görülmektedir. Burada iki husus akla gelebilir: Birincisi çocuk polisinin başarılı bir çalışma sürdürememesi, ikincisi çocuk polisinin her geçen yıl daha iyi örgütlenerek daha çok olaya müdahale etmesi. Tablo incelendiğinde ikinci görüşün doğru olduğu söylenebilir. Zira çocuk şüpheli sayısının tüm şüphelilere oranı 2003 yılında % 14,4, 2004 yılında 13,9, 2005 yılında 10,9, 2006 yılında 8,1 ve 2007 yılında % 7,1’dir. Bu verilerden çocukların işlediği iddia edilen suç oranının 2003 yılından 2007 yılına kadar sürekli bir azalma seyri izlediği görülmektedir. TÜİK verilerine göre 2007 yılı sonunda 70.586.256 nüfusun 23.551.003’ü 18 yaşından küçüktür. Bu durumda Tablo 1’e göre 2007 yılında tüm nüfus içerisindeki şüpheli oranı yüzde 3.8 iken 18 yaş altı nüfusta yüzde 1.1’lere gerilemektedir. Bu sonuçlar Emniyet Genel Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü/Büro Amirliği Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği 13 Nisan 2001 tarihinden itibaren çocuk polisi uygulamasının başarılı sonuçlar verdiğinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Çocukların işlediği iddia edilen suç sayılarının yıllar itibarıyla artış göstermiş olması, ülke çapında işlenen tüm suçların artmasının da bir sonucudur.
Tablo 1: Çocuk Suçluların Tüm Suçlular İçindeki Yeri
Çocuk Tüm Çocuk Şüphelilerin
YILLAR Şüpheli Sayısı Şüpheli Sayısı Tüm Şüph.Oranı %
2003 46.345 321.805 14,4
2004 49.482 353.578 13,9
2005 53.433 487.761 10,9
2006 62.968 785.509 8,1
2007 53.039 751.295 7,1
GEN.TOP. 265.177 2.699.948 9,8
5 Yıllık Ortalama 53.035 539.989 10,9
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Çocukların Şahsa Karşı İşlediği Suçlar
26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunundan önce şahsa karşı işlenen suçlar polis kayıtlarında öldürme, yaralama, genel adap ve aile nizam ile şahıs hürriyeti aleyhine ve devlet idaresi aleyhine işlenen suçlar şeklinde sınıflandırılmış ve bu format 2006 yılı sonuna kadar devam etmiştir. Bu tasnife göre hazırlanan Tablo 2’de Türkiye geneli polis sorumluluk bölgesinde çocukların şahsa karşı işlediği suçların azımsanmayacak düzeyde olduğu görülmektedir. Cumhuriyet Savcılığına gönderilen şüpheli çocuk sayısı 2003 yılında 19.864 iken bu sayı 2004 yılında 22.238’e, 2005 yılında 24.347’ye ve 2006 yılında 31.283’e yükselmiştir.
Tablo 2: Çocukların Şahsa Karşı İşledikleri Suçların Suç Türüne Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
SUÇ TÜRLERİ Sayı % Sayı % Sayı % Sayı %
Öldürme 318 1,6 411 1,8 391 1,7 439 1,5
Yaralama 11.661 58,7 13. 284 59,7 14.326 58,8 17.402 55,6
Şahıs Hür.Aleyh. 2.153 10,9 2.279 10,2 2.362 9,7 3.273 10,5
Devlet Aleyhine 851 4,2 1.073 4,7 1.266 5,2 1.308 4,4
Diğer Suçlar 4.881 24,6 5.040 22,6 6.000 24,6 8.758 28,0
TOPLAM 19.864 22.238 24.347 31.283
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Çocukların şahsa karşı işlediği suçlarda ilk sırayı yaralama suçunun oluşturduğu görülmektedir. 2003 yılında tüm şüpheli çocukların % 58,7’si yaralama suçuna karıştıkları iddiasıyla Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilmişlerdir. Bu oran 2004, 2005 ve 2006 yıllarında sırasıyla % 59,7, % 58,8 ve % 55,6 şeklinde seyir izlemiştir.
Şahsa karşı işlenen suçlardan; kişilerin can güvenliğine, başka bir anlatımla vücut dokunulmazlıklarına karşı işlenen suçları anlamak gerekmektedir. Bu tür suçların çocuklar tarafından işlenmesi halinde alacakları cezanın az olacağı varsayımından hareketle yetişkinler tarafından azmettirildikleri bilinen gerçeklerdendir. Ayrıca edinilen gözlemlere göre sokakta yaşayanların, yaşamı sürdürebilmek için başkalarına dokunmaları onlar için bir hak olarak görülebilmektedir. Yönetsel yapı içerisindeki sosyal çarpıklığın sonucu yaşadıkları mağduriyeti bir haksızlık olarak görebilmekte ve kendilerini cesaretlendirici birçok ilaç da kullanarak cana yönelik eylemler gerçekleştirebilmektedirler.
Tablo 1’de çocuk şüphelilerin genel suçlar içindeki payı oran olarak her geçen yıl bir azalma seyri göstermesine karşın Tablo 2’de yıllar itibarıyla bir artışın olduğu gözlemlenmektedir. 2003 yılında 19.864 olan şüpheli sayısı 2006 yılında % 57,4 oranında artış göstererek 31.283’e yükselmiştir. Bu durumda emniyet teşkilatı mensuplarının, önleyici hizmetlere ilişkin tedbirler konusunda çocuk suçlarına karşı daha az duyarlı oldukları, başka bir anlatımla çocukları ikinci plana alarak yetişkinlerin işledikleri ya da işleyebilecekleri suçlar için daha çok gayret gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ya da çocuğu sokağa iten problemlerin başlıcaları olan göç ya da çarpık kentleşme sorunu ile ailedeki ve çevredeki olumsuzluklar aşılamamıştır. İstatistiki verilerin gösterdiği olumsuz tablonun iyileştirilmesi konusunda ilgili kurum ve kuruluşların yeni bir değerlendirme yaparak soruna çözüm getirilmesinin uygun olacağı mütalaa edilmektedir. Unutulmamalıdır ki bugünün çocuk suçlusu yarın yetişkin ve daha donanımlı bir suçlu profiliyle güvenlik görevlilerinin ve öteki sosyal kuruluşların karşısına çıkabilecektir.
Şahsa karşı işlenen suçlarda Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen şüpheliler, cinsiyet durumları göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Tablo 3’de görülen bir sonuçla karşılaşılmaktadır. Buna göre 2003 yılında tüm şüphelilerin % 13,3’ünü kız çocukların oluşturduğu görülmektedir. Bu oran devam eden üç yıl içinde de benzer bir seyir izlemekte ve 2006 yılına değin sırasıyla % 11,1, % 13,4 ve % 15,5’lik oran oluşturmaktadır. Her geçen yıl -az da olsa- yükselen değerler, kız çocukların geleceği için umutlu görünmemektedir. Onların eğitimiyle ilgili olarak sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenen programların devlet tarafından bizzat yerine getirilmesi durumunda bu oranın daha aşağı düzeylere çekileceği varsayılmaktadır.
Tablo 3: Şahsa Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Cinsiyet K E K E K E K E
Suçlu 2.651 17.213 2.482 19.756 3.275 21.072 4.877 26.306
TOPLAM 19.864 22.238 24.347 31.283
Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü
Çocukların Mala Karşı İşlediği Suçlar
Mala karşı suç işledikleri için Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen çocuk sayısı, aynı dönemde şahsa karşı işlenen suçlardan daha fazla olarak tespit edilmiştir. Bu suçlardan en çoğunu hırsızlık suçu oluşturmaktadır (Tablo 4).
Tablo 4: Çocukların Mala Karşı İşledikleri Suçların Suç Türüne Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
SUÇ TÜRLERİ Sayı % Sayı % Sayı % Sayı %
Hırsızlık 22.029 83,1 22.153 81,1 23.101 79,4 23.944 75,5
Gasp ve Yağma 1.115 4,2 1.381 5,1 1.937 6,7 2.222 7,0
Yangın 152 0,6 162 0,6 183 0,6 208 0,7
Diğer Suçlar 3.185 12,1 3.548 13,2 3.865 13,3 5.311 16,8
TOPLAM 26.481 27.244 29.086 31.685
Gasp ve yağma suçları, çocukların hırsızlıktan sonra ikinci sıklıkta işledikleri mala karşı suçlardır. Burada da malı elde etmenin şekli biraz daha değişik ve sert boyutludur. Malı teslim etmeye mecbur bırakılan kişinin hayatına, vücuduna ya da cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı söz konusudur. Bu suçlardaki artış daha büyük bir hızda seyretmiştir. Öyle ki 2003 yılında 1.115 olan gasp ve yağma suç sayısı 2006 yılında iki katına ulaşarak 2.222 olmuştur.
Mala karşı işlenen suçların ilk bakışta şahsa karşı işlenenlerde olduğu gibi önemli bir tesir bırakmadığı düşünülmektedir. Meydana gelen zararların, eşyaların sigorta edilerek giderilebileceği akla gelmekteyse de eylem sırasında şüphelilerin malı ele geçirme pahasına vücut dokunulmazlığı konusunda acımasız bir tavır sergiledikleri sıkça yaşanan durumlardandır. Yaşamak için çalmayı ilke edinenlerin, başkalarının yaşaması konusunda duyarlı olmaları beklenmemelidir.
Mala karşı işlenen suçlarda çocukların cinsiyet durumları incelendiğinde erkek çocukların kız çocuklara oranla daha fazla suça karıştıkları tespit edilmektedir. Tablo 5’de görüldüğü gibi kız çocukların mala karşı işlenen suçlardaki payı 2003 yılında % 12,3, 2004 yılında % 12,1, 2005 yılında 11,6 ve 2006 yılında 12,4 olmuştur. Kız çocuklarının suça katılma oranını azaltmak için “Haydi Kızlar Okula” gibi kampanyaların desteklenmesinin faydalı sonuçlar getireceği değerlendirilmektedir. Ayrıca yetiştirme yurtları ile çocuk ve gençlik merkezlerinde kız çocukları için daha fazla bölümler ayrılarak topluma kazandırılma konusunda çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sokak çocuğu, sokak, çocuk, suç, suçluluk, shçek, sosyal, hizmet, tehlike, sosyal güvenlik
Çocuk İçin Sokak Tehlikesi ve Çocuk Suçluluğu (2)
Tablo 5: Mala Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı
YILLAR 2003 2004 2005 2006
Cinsiyet K E K E K E K E
Suçlu 3.258 23.223 3.312 23.932 3.391 25.695 3.950 27.735
TOPLAM 26.481 27.244 29.086 31.685
Organize suçlar ve Şiddet
Rahip Santora, Hrant Tink cinayetleri gibi suçların çocuklara işletilmesi/azmettirilmesi organize suçlara örnek olarak verilebilir.
Mala karşı işlenen suçlarda oluşan organize yapılanmalar net olarak görülmektedir. Özellikle son yıllarda ülkemizin belirli bölgelerinde ve büyük kentlerde meydana gelen yasa dışı gösteri ve yürüyüşlerde çocukların ön planda kullanılması, toplumsal eylemlerde çocukların öne çıkarılması da çocuklara yönelik yeni bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır
Çocuk suçlular içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi nedeniyle dikkatleri bu noktaya çekmektedir.
DEĞERLENDİRME
Birleşmiş Milletlerce 1989 yılında benimsenen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile çocuğun önemi daha da artmıştır. Özellikle 3 üncü maddede yer alan “Taraf Devletler, çocukların bakımı veya korunmasından sorumlu kurumların, hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik, sağlık, personel sayısı ve uygunluğu ve yönetimin yeterliliği açısından, yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler” ibaresinde güvenlik kavramı ön plana konularak çocuğun uluslararası alandaki yeri daha da üst boyutlara taşınmıştır.
Türkiye, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme sonrasında -belki de yıllarca ihmal ettiği için- çocuk hakları konusunda geri kalmak istememiş, bu alanda belirgin bir gayret içerisine girmiştir. Bu alanda ulusal ve uluslararası kurumlarla işbirliğine gidilmiştir. Bunlar arasında üniversiteler, yerel yönetimler, STK.lar, barolar, SHÇEK, ILO, UNICEF Türkiye Temsilciliği, Emniyet Genel Müdürlüğü sayılabilir.
2005 Yılında yürürlüğe giren 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile bu alanda çok önemli bir sıçrama yapılmış, çocukların korunmasının toplumsal bir sorumluluk olduğu gerçeği realize edilmiş, çocuk haklarının korunmasında ileri bir uygulama başlatılmıştır..
SHÇEK’in de katkılarıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Dış Ticaret ve Gümrük Müsteşarlığının ortak çalışmaları sonucu ile uçucu ve yapıştırıcı maddelerin ithalatında içerik miktarlarının denetimi konusunda İthalat Tebliği yayımlanmıştır (10 Ocak 1999 gün ve 23579 sayılı Resmi Gazete). 11.02.2000 tarih ve B.05.1.EGM.0.11.01.09/00036 sayılı genelge ile kamu esenliğinin sağlanması ve uçucu maddelerin etkisi ile çocukların suç işlemesinin önüne geçilmesi için 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine göre uçucu maddelerin 0-18 yaş arasındaki çocuklara satışının yasaklanması için karar alınması, ilan edilecek karara uymayanlar hakkında adli soruşturma yapılması istenmiş ve uygulamaya başlanmıştır.
2001-2005 yıllarını kapsayan Türkiye Cumhuriyet Hükümeti – UNICEF Ülke Programının “Özel Koruma Tedbirlerine Muhtaç Çocuklar” ve “Çocuk Adaleti Sistemi Projesi” hazırlık çalışmalarına katılım sağlanmıştır.
TBMM tarafından sokak çocukları konusunda Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. Buna paralel olarak sokakta yaşayan ve çalıştırılan çocuklara yönelik 5 Bakanlık ile birlikte yürütülen yeni bir hizmet modeli uygulanmaya başlanmıştır. SHÇEK’in ve belediyelerin hizmetlerinin yanı sıra 81 ilde Çocuk Şube Müdürlükleri, polis teşkilatı bulunan ilçelerde Çocuk Büro Amirlikleri kurulmuştur. 43 il emniyet müdürlüğünde ise çocuk bakım üniteleri oluşturulmuştur. Hizmet içi kurslarda binlerce personel eğitim almıştır.
Türkiye’de her yıl ortalama 129 kişiden biri suç şüphelisi olarak Cumhuriyet Savcılıklarına intikal ettiriliyorken 439 çocuktan biri adliyeye gönderilmektedir. Çocukların, bebeklik döneminde suç işlemeyecekleri varsayıldığında ve ceza hukukuna göre on iki yaşına kadar ceza ehliyetlerinin olmayışı göz önünde bulundurulduğunda bu oran normal kabul edilebilir.
Sokak çocuklarının sayıca azaltılması ve buna bağlı olarak suç işleyen çocukların sayıca azaltılması devletin genel politikasıdır ve ilgili kurum ve kuruluşlarca bu yönde çalışmalar yapılmaktadır. Gerek SHÇEK ve gerekse Emniyet yetkilileri, sokak çocuğu popülasyonu dikkate alındığında bunlar içinde küçük bir grubunun sıkça suça karıştığını ifade etmektedirler.
Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) verilerine göre 6 milyarı aşkın dünya nüfusunun 2 milyar 700 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Sokak çocuğu sayısı ise 100 milyon olarak tahmin edilmektedir (http://www.kadinveaile.com/yazi.asp?id=563). TÜİK tarafından gerçekleştirilen Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine (ADNKS) göre Türkiye nüfusunun 31.12.2007 tarihi itibarıyla 70.586.256 kişi olduğu açıklanmıştır. Türkiye, genç nüfusa sahip bir ülkedir. 36.309.193 kişi ile nüfusun yarısını 28 yaşından, 23.551.003 kişi ile üçte birini 18 yaşından küçükler teşkil etmektedir.
Sadece Ankara’da 2007 yılı itibarıyla Cumhuriyet Savcılığına suç işlediği iddiasıyla getirilen çocuk sayısının 3.500-4.000 arasında olduğu ifade edilmektedir.
Ülkemizde sokak çocuklarının sayısı tam olarak bilinememektedir. Bunun nedenlerinden biri, toplumun olumsuz davranışları kabullenememesidir. Sorumlu merciler, kendi sorumluluk alanlarında çok sayıda sokak çocuğu olması durumunda başarısız addedileceklerini düşünürler. Bu durum sokak çocuğu sorununun çözümünde en büyük engellerden biridir. Sayının bilinmesi, ileriki yıllar için yapılacak çalışmalar konusunda kuşkusuz belirleyici etki yaratacaktır. Bir yandan sayının netleştirilmesi için çalışmalar yapılırken öte yandan çocuğu sokağa iten nedenler konusunda her kurum ve kuruluş üzerine düşeni yapmalıdır. Tahmin edilen rakamlar arasında ciddi farklar vardır. Sokak çocukları sorununun önüne geçmek için önceliği bu konuya vermek gereklidir. Zira sorunun sınırları net ifadelerle sayılıp dökülmezse çözüm üretimi de o oranda zor olacaktır. Buna paralel olarak konu ile ilgili çalışan kamu görevlileri, çocuğun özel durumundan dolayı bilgi açıklamasında bulunamamaktadırlar. Çocuğun teşhir edilmemesi, gizliliğin sağlanması, görüntülerinin alınmaması, evrakının yayımlanmaması, çocuğun yaşadığı travmanın hatırlatılmaması gibi temel tedbirlerin uygulanması zorunludur.. Ancak bu konuda yönetim alanında çok daha fazla ketum davranıldığı, bunun da çocuk sorunlarıyla ilgili çözümlerin üretilmesine etki yaptığı değerlendirilmektedir.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 4 ncü maddesi çocuğun haklarının korunması amacıyla; ailesinin, ilgililerin, kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliği içinde çalışmalarına hükmetmiştir. Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 19 ncu maddesi de çocuğu, ana-babasının ya da bakımını üstlenen kişinin bedensel veya zihinsel saldırısından, kötü muamele yapmasından, ihmal ve istismarından korumayı hedeflemiştir. Bunun için devletin; yasal, idari, toplumsal ve eğitsel bütün önlemleri alması istenmiştir. Bu nedenle çocuğa ve onun bakımını üstlenen kişilere, gereken desteği sağlamak amacı ile sosyal programlar düzenlenmelidir. Televizyon, gazete, radyo gibi kitle iletişim araçlarından yararlanılarak aileler, çocuk gelişimi ve psikolojisi konularında bilgilendirilmelidirler.
Genelde sokak çocuklarının, özelde ise sokakta çalışan çocukların durumu yoksullukla yakından ilişkili olduğu için, bu çocukların ekonomik durumlarının iyileştirilmesine yönelik politikalar üretilmelidir. Çocukların sokaklardan kurtarılması ve geleceğe güvenle bakılacak bir ülkenin inşa edilmesi için istihdamın artırılması sağlanmalıdır. Bir taraftan bu çocukların ailelerine sadece sosyal yardım yapılmamalı, bu aileler istihdamın içine dahil edecek projeler geliştirilmeli; diğer taraftan da sokak çocukları ile ilgili merkezlerde mesleki beceri kursları yaygınlaştırılmalıdır. Bu alanda özel ve devlete ait kurum ve kuruluşlar, üniversiteler, belediyeler, sivil toplum örgütleri ile ortak çalışmalar yapılmalıdır.
Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen Riyad İlkeleri ile Pekin ve Havana Kuralları suç öncesinde ve suç sonrasında çocuk haklarına güvence getiren önemli belgelerdir. Riyad İlkeleri, çocuğun suç işlemesini önleyici sosyal politikalar belirlemiştir. Pekin Kuralları, çocukların yetişkinlerden ayrı ve uzmanlaşmış bir sistem içinde yargılanmalarını istemiştir. Havana Kuralları, özgürlüklerinden yoksun bırakılmasına karar verilen çocukların toplumla yeniden bütünleşmelerini hedeflemiştir. Buna göre yargılama öncesinde ve sırasında çocuğu nezarette tutma yerine uzaktan gözetim altında bulundurma yöntemi uygulanmalıdır. Evinde, sosyal bir kuruluşta ya da bir ailenin yanında gözetim altında tutulmalıdır. Nezarethane son çare olarak düşünülmelidir. Eğer nezarethaneye konulmaları gerekirse yetişkinlerle aynı bölüme konulmamalıdır. Çünkü hakarete, cinsel ve fiziksel istismara uğrama olasılıkları vardır. En önemlisi topluma yeniden profesyonel suçlu olarak dönebilirler (Karaosmanoğlu, Fatih, (2002), “Çocuk Hakları Doğal Hukuk ve Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara). Bu durumun önüne geçmek için hükümlülük sırasında eğitsel programlar düzenlenmeli ve tahliye sonrası takip ve rehabilitasyon sağlanmalıdır. Gönüllüler grubunca ya da sivil toplum kuruluşlarınca suç öncesi önleyici hizmetler ile kültürel ve sportif etkinliklerle çocukların toplumsallaşmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Duyulan ihtiyaç doğrultusunda aileye sosyal yardım sağlanmalı ve aile içi ilişkilerin yeniden düzenlenmesini sağlayacak rehberlik hizmeti verilmelidir. Sadece sosyal yardım kafi görülmemeli, aile bireylerinin meslek edinmelerini sağlamak için çaba sarf edilmelidir.
Son yıllarda gerek TCK.da ve gerekse usul hukukunda yapılan değişiklikler çocukların yargılanma esnasında ve sonrasında korunmasını sağlamaktadır, bu ileri uygulamalar çağdaş değişiklikler olarak değerlendirilmektedir.
Suç işlemeyi alışkanlık haline getiren çocuk için yenisini işlemek sıradan bir eylemdir. Suç, çocuk için sıradan bir davranış gibi algılanmadan önce önleyici güvenlik tedbirlerine başvurulmalıdır. Suç makinesi olarak adlandırılan çocuklar haftada en az bir gün toplanabilmeli, onlara meslek elemanları aracılığı ile terapi uygulanabilmelidir. Ayrıca, sosyalleşme projeleri ile topluma kazandırılmaları sağlanmalıdır.
Çözümde esas olan çocuğun ailesinin yanında ve ailesi ile birlikte sağlık-sosyal-ekonomik bakımdan ayrı ayrı rehabilite edilmesi gereğidir. Amaç, çocuk suçluluk oranını düşürmek, onların sosyal yaşam içerisinde iş ve meslek sahibi olmasını sağlamak, ülke ve toplumuna yararlı, üretici bir birey haline gelmelerini gerçekleştirmek olmalıdır.
Tüm bunların temininde devlet içinde motor vazifesi görmesi gereken, öncü, koordinatör, standart ve kural koyan, denetleyen kurum olması geren SHÇEK’in klasik örgütlenme ve çalışma modellerini sür’atle terk ederek, tüm hizmet modellerinde ve kamusal anlayışta radikal değişikliklere gitmesinde zorunluluk görülmektedir.
“Hamilik” anlayışı geliştirilmeli, sokakta çalışan çocukların rehber aileler edinebilmeleri yönünde çalışmalar yapmalıdır. Bu çalışmalar sadece SHÇEK’in üzerinde kalmamalı, belediyeler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları da sosyal sorumluluğu paylaşmalıdır. Aynı şekilde suça bulaşmış çocuğun işsiz aile bireylerinin meslek edinebilmeleri sağlanmalıdır. Üniversite gençliğinin enerjisine dikkat çekilmeli, gençlerin bu sosyal soruna sahip çıkmasını sağlayacak yayın ve yönlendirmelerde bulunulmalıdır.
SHÇEK’in bu alandaki bilgi ve birikiminden istifade edilerek, her ilde bulunan Sosyal Hizmetler, Milli Eğitim ve Kültür müdürlükleri ile belediyelerin öncülüğünde, mümkün olduğu kadar çok il’de sokak çocuklarından oluşan tiyatro, müzik, folklor grupları kurulmalı, onların bu etkinliklere katılımları sağlanmalıdır. Bu işlemde devamlılık, sürdürülebilirlik ve dönüşüm temel yaklaşım olmalıdır.
16 büyük şehir başta olmak üzere tüm illerde spor alanında da benzer etkinlikler düzenlenmeli, “sokak ligi” geliştirilmeli, gençlik ve spor il müdürlükleri ile federasyonların bu sosyal sorumluluğu paylaşması temin edilmelidir. Spora yönelik bu yaklaşımda gösterişten uzak, devamlılık ve sürdürülebilirlik temel olarak benimsenmelidir
Çocuk suçluluğunda bireysel suçların yerini organize suçlara bırakma eğiliminde olduğu gerçeği hiçbir zaman dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Özellikle büyük şehirlerdeki çocuk suçluların profilindeki değişiklikler, suçun organizeye doğru dönüşümü iyi irdelenerek, bu alandaki fikir, çözüm önerileri ve uygulamalar bu gelişmeleri dikkate alarak gerçekleştirilmelidir.
Sedat ERGENÇ
SHÇEK İç Denetçisi, Kamu Yönetim Uzmanı
KAYNAKÇA
Bahar, Halil İbrahim, (2002), “Medya ve Polis Açısından Çocuğun Yargısız İnfazı”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı Yayınları, Ankara.
Çavuşoğlu, Turgay, “Sosyal Hizmetlerin Yakın Tarihinden Sayfalar”, Sabev Yayınları 9, Ankara
Erden, Gülsen, (2002), “Çocuğun Yazılı ve Görsel Basında İstismarı: Suç Kurbanı ve Suç Zanlısı Çocuk Haberleri”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.
Güleşir, Arife, (2008) “Sokak Çocuklmarı ve Suç” TODAİE Yüksek Lisans Tezi,
İçli, Tülin Günşen, (2004), Kriminoloji, Martı Yayınevi, Ankara.
İçli, Tülin Günşen, “Çocukları Suça Yönlendiren Etkenler”, Hürriyet, 20 Şubat 2008, http://www. hurriyet.com.tr/kadin/8269700.asp
Karaosmanoğlu, Fatih, (2002), “Çocuk Hakları Doğal Hukuk ve Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.
Kök, Ahmet Nezih, (2002), “Çocuk Mahkemeleri Mevzuatı ve Adli Tıp”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.
Kurtay, Derya, (2006), Çocuk İhmal ve İstismarının Önlenmesi Rehabilitasyonu ve Çocuk Koruma Merkezleri, Dönemeç Yayınları, İzmir.
Okvuran, Ayşe, (2002), “Sokakta Çalışan Çocuklar İçin Drama Projesi”, Ulusal Çocuk ve Suç: Nedenler ve Önleme Çalışmaları Sempozyumu, AÜ, ATAUM Yayınları, Ankara.
Önenç, Ersin, Ertürk, Gülnur, Karatay, Abdullah, Kulca, Yusuf Ahmet, Göker, Işık, Çam, Murat, Pek, Hatice, Bahçecik, Nefise, (2000), “İstanbul Çocuk Raporu”, Birinci İstanbul Çocuk Kurultayı, İstanbul Çocukları Vakfı Yayınları, İstanbul.
Özgün, Nevin, (2005), “Bakım, Gözetme ve Eğitim”, Üçüncü Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Yorum Matbaası, Ankara.
Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Birleşmiş Milletler (Havana) Kuralları, (1998), (Çev. Osman Doğru), Adalet Bakanlığı Yayını, Ankara.
Polat, Oğuz, (1997), “Sokak Çocukları”, http://www.sokakcocuklari.net/polat/ polat_02.htm
Seyman, Mehmet, (2004), “Sokakta Yaşayan ve Çalıştırılan Çocukların Korunması ve Topluma Kazandırılması”, Sokak Çocukları Paneli, Sanayi Odası Vakfı Yayınları, İstanbul.
Tiryakioğlu, Bilgin, (2002), “Uluslararası Hukukta Çocuğun Korunması ve Kanunlar İhtilafı”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.
UNICEF, (1999), “UNICEF-Adalet Bakanlığı”, Çocukların Yargılanması ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Semineri”, Adalet Bakanlığı Yayınları, Ankara.
Yavuzer, Haluk, (1996), Çocuk ve Suç, Remzi Kitapevi, 8 nci Basım, İstanbul.
Yılmaz, Halil, (1998), “Çocukların Korunmasına İlişkin Türk Mevzuatı”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.
Yorum (4) Yorum yaz! Etiketler : sokak çocuğu, sokak, çocuk, shçek, sosyal, suç, suçluluk, çocuk suçları
100 Soruda Sosyal Güvenlik (2)
SORU 53: Malul kız çocuklarının aylıkları evlenmeleri halinde kesilecek mi? Gerek kız, gerekse erkek malul çocukların aylıkları evlenmeleri halinde kesilmeyecek, ancak, çalışmaları, kendi çalışmalarından dolayı gelir/aylık almaları veya maluliyet hallerini yitirmeleri durumunda aylıkları kesilecektir. Evet, bu kanundan önce Emekli Sandığı Kanununa göre bağlanmış aylıklar hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağından Emekli Sandığından aylık almakta iken evlenen kız yetimlerin aylıktan çıkması durumunda diğer aylık alanların aylıkları yükseltilecektir. Hayır, sadece daha önce eş ve kız çocuklara ( Emekli Sandığı Kanununa göre anaya da ) verilen evlenme yardımının bundan sonra sadece yetim kız çocuklarına verilmesi hükmü getirilmiştir. Diğer taraftan Emekli Sandığı Kanununda almakta olunan aylığın 1 yıllı tutarında hesap edilmekte olan bu yardım bu Yasayla 24 ay tutarına yükseltilmektedir. SORU 56: Evlenme ödeneği hangi miktar üzerinden ve kimlere verilecektir ? Bu Kanun uyarınca, evlenme ödeneği yetim kız çocuklarına almakta oldukları aylıkların 24 aylık tutarı miktarında ödenecektir. Yeni düzenleme ile ölen sigortalıdan dolayı ana ve babalara aylık bağlanması için eş ve çocuklardan artan hisse bulunması, her türlü gelirlerinin asgari ücretin net tutarından az olması ve gelir/aylık almaması şartları getirilmiştir. Ana ve babanın 65 yaşın üstünde olması halinde artan hisse koşulu aranmayacaktır. Mevcut uygulamada, SSK sigortalılarının ana ve babalarına ölüm aylığı bağlanabilmesi için sigortalının öldüğü tarihte eş ve çocuklardan artan hisse bulunması koşulu aranmakta idi. Yeni düzenleme ile artan hissenin sonradan oluşması halinde de ana ve babaya aylık bağlanması imkanı getirilmiştir. Emekli Sandığı Kanunundaki şehit anne ve babalarına aylık bağlama koşulları aynen korunduğundan herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Hayır, bu Kanun geçmişteki vazife malullüğü durumlarını değiştirecek herhangi bir düzenleme getirmemektedir. SORU 60: Malullük aylığı bağlanabilmesi için hangi şartlar aranmaktadır ? Devredilen üç sosyal güvenlik SGK.unun norm ve standart birliği gözetilerek 10 yıl sigortalılık ve 1800 gün şartı ile malullük aylığı bağlanması, sigortalı, başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malul ise 1800 gün prim ödemiş olması şartıyla malullük aylığına hak kazanması öngörülmüştür. Hayır, devlet memurları vazifelerini yapamayacak şekilde meslekte kazanma gücünü kaybetmiş olmaları halinde de malul sayılacaklardır. Bu Kanuna göre malullük sebebiyle emekli aylığı bağlanabilmesi “ En az on yıldan beri sigortalı bulunup, toplam olarak 1800 gün ( 5 yıl ) veya başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malûl olan sigortalılar için ise sigortalılık süresi aranmaksızın 1800 ( 5 yıl ) malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olması” şartına bağlanmıştır. Eğer durumunuz bu kapsama giriyorsa ve görevinizden ayrıldıktan sonra herhangi bir sigortalılık hâline tabi olarak çalışmamış iseniz ya da borçlanacağınız ya da ihya edeceğiniz hizmetleri ile birlikte prim ödeme gün sayısı bakımından Kanun hükümlerine göre malullük aylığına hak kazanmanız halinde tarafınıza malullük aylığı bağlanabilecektir. Evet. Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce iştirakçi olanlardan, göreve başlamadan önce alınmış, en az % 40 oranında özürlü olduklarını gösterir sağlık kurulu raporu bulunanlar ile en az yüzde 40 oranında doğuştan özürlü olduklarını belgeleyenler yeni düzenleme ile 15 yıl hizmet ile yaşlılık aylığından yararlanacaklardır. Yeni Kanunda; Kanunun yürürlük tarihinden önce sigortalı olanlardan, sakatlığı nedeniyle vergi indiriminden yararlananların emekli olma şartlarında herhangi bir değişiklik yapılmamış ve müktesep haklar korunmuştur. SORU 65: Özürlü sigortalılara yaşlılık aylığı bağlanmasının şartları ağırlaştırılmakta mıdır? Özürlü sigortalılara yaşlılık aylığı bağlanmasının şartlarının ağırlaştırılmasının söz konusu olmayıp kolaylaştırılmaktadır. 506 sayılı Kanunun 60 ıncı maddesine göre birinci derece sakatlığı olanlar 15 yıl sigortalılık süresi 3600 gün, ikinci derece sakatlığı olanlar 18 yıl sigortalılık süresi 4000 gün, üçüncü derece sakatlığı olanlar 20 yıl sigortalılık süresi 4400 gün şartlarını yerine getirmeleri halinde yaşlılık aylığından yararlanmakta iken, 5510 sayılı Kanunla çalışma gücündeki kayıp oranı %50 ila %59 arasında olanlar 16 yıl sigortalılık süresi 4320 gün, %40 ila %49 arasında olduğu anlaşılan sigortalılar 18 yıl 4680 gün şartlarını yerine getirmeleri halinde kendilerine yaşlılık aylığı bağlanacaktır. Ayrıca yeni düzenleme ile çalışma gücündeki kayıp oranına bağlı olarak aylık bağlanması öngörülmüş olup, bu da sigortalıların lehine bir düzenlemedir. Evet, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak çalışmaya başlamış olup, çalışmaya başlamadan önce ilgili mevzuatına göre alınmış ve en az % 40 oranında özürlü olduklarını gösterir sağlık kurulu raporu bulunanlar ile en az % 40 oranında doğuştan özürlü olduklarını belgeleyenlerden aylık talep tarihinde devlet memuru olarak çalışmaya devam edenlere; en az 15 yıl hizmetleri bulunması halinde emekli aylığı bağlanabilecektir. Evet, Devlet memurlarından çalışmaya başladıktan sonra sakatlanmış olanların bu Kanundan sonra, SGK.ca yetkilendirilen sağlık hizmet sunucularının sağlık kurullarınca usulüne uygun düzenlenecek raporlar ve dayanağı tıbbî belgelerin incelenmesi sonucu, SGK. Sağlık Kurulunca çalışma gücündeki kayıp oranının; a) % 50 ilâ % 59 arasında olduğu anlaşılması ve 16 yıl hizmetinin bulunması, b) % 40 ilâ % 49 arasında olduğu anlaşılması ve 18 yıl hizmetinin bulunması halinde kendilerine Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre aylık bağlanabilecektir. Evet, ilk defa bu Kanunla, Emniyet Hizmetleri Sınıfında Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında çalışmakta olanların, Polis Akademisinde geçen başarılı eğitim sürelerini borçlanmak suretiyle hizmetlerine ilave ettirmeleri imkanı getirilmiştir. Evet, ilk defa bu Kanunla; Kanunun yürürlüğe girmesinden önce üniversitelerin çeşitli fakülte, yüksek okul veya meslek yüksek okullarında kendi hesabına öğrenim yaptıktan sonra muvazzaf astsubay nasbedilenlerin sözü edilen oku