« Önceki | Sonraki »

2/11/2009

Geç olmadan öğrenin: Domuz gribi aşısı gerçeği

Dünya üzerinde "domuz gribi aşısı" olarak şimdiye kadar üç firma üretim yapmış: bunlardan ilk ikisinin henüz lisansı yok. Avrupa İlaç Kuruluşu tarafından da onaylanmamış. Bunlar:

1. GlaxoSmithKilne firmasının
Pandemrix adlı aşısı,
2. Baxter International’ ın
H1N1aşısı,
3. Novartis tarafından üretilen
Influenza A (H1N1) 2009 Monovalent .

Amerikan’nın bazı eyaletlerinde zorunlu aşılamaya karşı tepkiler artıyor. Aşılardan ölümler meydana gelmekte. İngiltere, ülkesinde kesinlikle böyle bir uygulama yapmayacağını söylüyor. Diğer ülkelerde de durum farklı değil.

Burayı iyi okuyun: Bu aşılar yapıldığı takdirde:
-Guillain-Barre sendromu,
-Vaskülit,
-Felç,
-Anafilaktik şok,
-ve ölüme

neden olabileceği duyuruluyor. Ayrıca Novartis firmasının geliştirdiği ilacın yan etkilerini Novartisin kendi laboratuvar sonuçlarından okuyabilirsiniz.

1-Domuz gribi aşısında domuz kanı var, (ki konu sağlık olunca bu konu çok da önemli değil)
2-Bu aşı kısırlık yan etkisine haiz,
3-Bu aşıda insanın genetik yapısını bozabilir,
4-Bu aşının içinde Dünyanın 1 numaralı kanserojen maddesi FORMALDEHİT var (ki bu madde Avrupa ve Amerikada yasaklıdır)

Allah aşkına bundan vahim yan etki mi olur?
Zorla virüsü neden vucudumuza alalım?

Eğer hasta olursak gecikmeden gideriz sağlık kuruluşuna, derdimize çare ararız... Bu hastalığın tehlikeli yönü şudur, eğer yüksek ateş, halsizlik ve ishal ile birlikte başladıktan sonra 5 gün içinde hastaneye başvurmaz isen tehlikeli sonuçlar doğurabilir.
Sadece domuz gribi değil, aynı işaretleri gördüğümüzde 5 gün müdahil olmaz isek hangi hastalık olursa olsun kötü sonuçlar doğurabilir...

İşin bir de sosyolojik boyutu var:

1-Almanya’da hükümet yetkilileri bürokrasi kesimi civasız aşıyı kullanırken, halka civalı aşı verileceği yönündeki haber almanya’da duyulunca halk ayaklandı. Ülkemize gelen ilk parti 500 000 aşı civalı haberiniz varmı?

2-Kuş gribi hastalığının ilacı olan tamifulu ilacının firma sahibi Donald Rumsfeld (Pentagonun'un eski şahinlerinden, Irakta 1.5 milyon müslümanı öldürdükten sonra şimdi de sağlık sektöründen 2 milyar dolar kazandı.) 
Bu hastalığın ilacı olan firmaların hepsinin yahudi firması olduğunu biliyor musunuz?

3- Yapılan domuz gribi haberleri ile halkı psikolojik olarak baskı altına alarak, 1 milyar dolarlık aşı alımının bahanesini oluşturduklarını biliyor musunuz?

4-Hiçbir ülkede, hatta yoğun ölümlerin yaşandığı ülkelerde bile bu kadar aşı talebi olmazken, neden Türkiye kobay ülke olarak deneniyor?

5- 2009 yılı boyunca tüm dünya’da, bilinen gripten toplam 5.900 hastanın öldüğü, oysa domuz gribinden ölen sayısının 500 civarında olduğu gerçeği Türk halkına neden bildirdilmiyor?

Şimdi asıl düşünülmesi gereken şey:

Tevratta, İsrail’in Musevi olmayanlarla Armegeddon ismini verdikleri bir savaş yapacağı ve dünya üzerinde sadece 144.000 kişinin kalacağından bahsediyor.

Bu savaşın illa ki silahla yapılacak bir savaş olmadığı, bu salgın hastalıkların hepsinin labaratuvar da hazırlanan hastalık olduğu, ilaç firmalarının hepsinin tahrif edilmiş Tevrat’a inanan yahudilere ait şirketler olduğu düşünüldüğünde, bu salgınların ve sonuçta insanların genetiğini bozabilecek bu tarz biyolojik savaşların sebebini anlamakta zorlanmayacağız.… (Bu insanlık düşmanları bu güne dek o kadar akılalmaz psikolojik harekat ve askeri harekat uyguladılar ki bunun düşünmeden edemiyoruz)

Yakın bir zamana kadar, DNA, içine girilmez bir alandı. Ama bugün çok net biliyoruz ki, genetik sarmallar rahat açılabiliyor ve istenildiği gibi kromozom dizilişine eklemeler, çıkarmalar yapılabiliyor  

Genetik yapısıyla oynanmış gıdalar, doğrudan genetik yapıyla ilintilenen aşılar, tıpkı bilgisayarımıza şu veya bu şekilde giren virüs programları gibi, kendini sistemle entegre eden programlarla pekala insan genini değiştirebiliyor, yapısını bozabiliyor ve hatta yavaş yavaş ölümüne yol açabiliyor.

Dolayısıyla, bugün pratikte yapılmasa da, kanatlı atların, insan formunda hayvanların, domuzlaştırılmış varlıkların, yarı maymun yarı insan yaratıkların ortaya çıkması an meselesidir Çünkü bunun mümkün olabileceği artık biliniyor. Yapılmıyorsa sebebi; İsrail’deki din adamlarının gücü, Hıristiyan ruhanilerinin ahlaki istinat duvarlarıdır.

Yakında,  insan beden malzemelerinin üretildiği laboratuarlardan söz edilirse şaşmayın. Bunların dini ve hukuki boyutları yıllardır tartışılıyor. Hızla o yöne doğru gidiyoruz. (Hıristiyan inancına göre) Bunun için şeytan da elinden gelini yapıyor! Dünyadaki sürgün hayatı bir an önce bitsin diye, saklı ve gizli telkinlerle insanlığı yıkıma sürüklüyor. Siyasi tabirle, insanları kışkırtarak “Tanrıyı kıyamete zorluyor”… 

İşte domuzlaştırma operasyonu da bu çalışmalardaki son merhaledir. Bu kadar açıklamanın hülasasına gelince: Biliyorsunuz son olarak Domuz Gribi diye bir hastalık gündemde ve tabii aşısı da… Dünyada haysiyet sahibi bilim adamlarından aşıya ciddi tepkiler var. ‘Bu aşı, bir hastalığı yok etmek için üretilmedi, aksine insanlığa yeni bir hastalık taşımak için üretildi’ diyorlar.

Hayır, sizi temin ederim bu aşı sadece hastalık getirmiyor, transgenetik ‘terminatör genler’ de içeriyor. İnsan tabiatını yavaş yavaş meshedecek ve onu başka bir varlığa dönüştürecek genler…

Beni şaşırtan ve kahreden ise, Türkiye’nin, Sağlık Bakanımızın eliyle bu belaya sürüklenmesidir. Bu belayı insanlığın başına biz sarmışız gibi, aşı uygulamasında pilot bölge yapıldık. Efendim bilmem kaç milyon insan risk altındaymış da aşı yapılmazsa bilmem kaç bin insan ölecekmiş de, İnsaf be, insaf. Allah’tan korkun. Bu işlere hangi mantık ve vicdan ile bakıyorsunuz?  

Yani Bakanın dürüstlüğüne inanmasam diyeceğim ki, birilerinin zenginleştirilmesi için Türk milleti kobay yapılıyor. İktidarın en başarılı Bakanı olduğuna inandığım Recep Akdağ nasıl bu yalana inandırıldı anlayamıyorum.

Bu nasıl bir panik böyle? Yoksa birileri bu ülkeye girip virüsü serpti de bizim haberimiz mi yok?

Ben açık söylüyorum, bu kadar açık ikaz ve uyarılara rağmen aşı dayatılacak olursa bu millete ihanet edilmiş olur! Florası, genetiği temiz, hala insan varlıkların yaşadığı Anadolu’ya işgalden beter bir darbe indirir. Düşünün bu toprakları, tohumları öldü, damızlıkları öldü, tahıl öldü, çeltik öldü, meyve öldü, hayvan öldü, arı öldü, bal öldü, karpuz öldü, kavun öldü, buğday öldü… Sıra Anadolu halkında…

Bir zamanlar da nüfus planlaması  adı altında bu milleti kısırlaştıracak aşılar yaptılar ve bugün biliyoruz ki, Türkiye’de kısırlık son on yılda yüzde 27 oranında arttı. Dünyanın cinsel yönden en güçlü erkeklerinin bulunduğu kabul edilen ülkemizde  cinsel iktidarsızlıklar arttı...

Ben bu konuda yazacak belki de son insanım. Lütfen hamiyet sahipleri ortaya çıksınlar ve şu meseleyi  millete izah etsinler. Özellikle aşılarla, genlerin nasıl tahrip edilebileceği konusunda  insanları aydınlatsınlar. Çoğu Siyonist baronlara ait olan ilaç fabrikalarını zengin edeceğiz diye, milletin kanıyla, geniyle oynatmasınlar!

SEN,
SENLE BERABER SEVDİKLERİN,
ÜLKEN VE İNSANLIK YOK EDİLİYOR

ZAMANINDA DUYMADIM DEME!!!..


Yazar: Ananonim

17/6/2009

Hür Dünya bu kadar mı Irak?

IRAK savaşında babası ve annesi ölen ve ayakları kopan bir çocuğun IRAK savaşını yöneten Tommy FRANKS'a yazdığı şiir.

Merhamet Hür Dünyaya Bu Kadar Mı IRAK ' tı

Ben Basralı Ömer,
Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr. Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet palet.

Ve insan hakları
Namlularından
Yüzü maskeli adamların
Saniyede bilmem kaç adet.

Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet
insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.

Annem yoktu zaten
Ben doğarken
ilaç yokluğundan ölmüş
Ambargo falan dediler ya
Anlamadım çocukluk aklı işte
Oluşmadan sökülmüş.

Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?
insan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orda da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi
Güpegündüz düşer mi Pazar yerine demokrasi?

Zenginlik
insanları korkudan uykusuz bırakır
Kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde
Ayaklarımın hastanede
Ve giymeye kıyamadığım pabuçlar
Kaldı elimde.

Çocukların var mı Mr. Franks?
Al, oğluna götür onları
Bari işe yarasın
Kim bilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlasın.

Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
Düştüğü yeri yaktı
Merhamet hür Dünyaya
Bu kadar mı IRAK ' tı?

2/6/2009

Bu defa da domuz gribi

Çok ilginç bir dönemden geçiyoruz, hergün haberlerde gerek ülkemizde ve gerekse dünyanın diğer bölgelerinde öldürücü domuz gribi vakaları..

Daha önce de

-kuş gribi,
-kene,
-Sars,
-Çin gribi,
-Rus gribi

gibi çaresi olmayan ve/veya öldürücü yeni hastalıklarla tanıştık. Hatta öyle zamanlar oldu ki sadece bazı devletleri değil, birkaç ülkeyi içine alan bazı bölgeleri ekenomik olarak ciddi anlamda sarstı..

 
Sizce bu yeni hastalıklar normal mi?
 
Bence hiç de normal değil. Hepimiz okumuşuzdur, 1. ve 2. dünya savaşlarını, bu savaşlara kim nasıl girdi, kim kazandı, kim kimi tuttu, kim yardım etti, vs. vs. Hepimizin dikkatinden kaçan bir gerçek var, bunu sadece savaş sanatıyla ilgilenenler (askerler) bilir.
 
O gerçek de şudur: gerek 1.dünya savaşını ve gerekse 2.dünya savaşını atom,law, otomatik tüfek gibi yeni silahlardan ziyade yeni kimyasal silahlar, kimyasal bombalar kazanmıştır. Panzehiri olmayan yeni icat edilmiş kimyasal bombaları kullananlar bu savaşları kazanmıştır. Zira kimyasal silah son derece yıldırıcı ve korkutucudur. Ölümden daha korkutucudur.
 
İşte günümüzde yaşadığımız bunca saçma sapan hastalıklar, kene gibi olağandışı vakalar; kimyasal silahları icat eden bilim heyetleri, ARGE adı altında fonlayarak bir zamanlar bu silahları kullanan ülkeler tarafından üretilmekte ve dünyaya dağıtılmaktadır. Tamamına yakını kontrol altındadır.
 
Duyduğumuz her bir yeni hastalık vakası, her bir salgın, bu insanlık düşmanı güçlerin birer deneyinden ibarettir.
 
Hatırlayınız; birileri, binlerce vatandaşımızın kanını deney için yurtdışına çıkarırken duyarlı bazı devlet adamlarımızın müdahalesi ile suçüstü yakalanmışlardı.
 
Şimdi yapılmak istenen şudur: Öyle mikroplar icad ediyorlar ki, bunlar yarı kimyasal, yarı biyolojik mikroplardır. Örneğin bir gün, soktuğunu öldüren milyonlarca sivri sineğin sadece Türkleri soktuğunu, diğer hiçbir canlıya zarar vermediğini gördüğünüzde hiç şaşırmayın. Veya atmosferde patlatılan bir kimyasal bombanının sadece bir millete zarar verdiğini, öldürdüğünü, diğer hiçbir canlı cansız kimseye zarar vermediğini gördüğünüzde hiç hayret etmeyin!!...
 
İşin kötü tarafı yapılacak bir şeyin şu an için olmayışıdır. Kötüler çalışıyor, iyiler seyrediyor. Birgün Allah vermesin millet can derdine düştüğünde sadece "biz dememiş miydik" diyeceğiz belki de...
 
Bu gelişmeleri devletlerin ilgili güvenlik birimleri bilmeli, gerekli tedbiri almalı, gerektiğinde üretilen her türlü yapay hastalıkların da çaresinin bulunmasını sağlamalıdır. Devletler bunun için vardır, yani milletin ferdi olarak yapamadığını devlet organizasyonu pek ala yapabilir. Ki böylesi devletlere de büyük devlet, güçlü devlet denilir.. Ki küresel organizasyon sona erdiğinde sadece o güçlü devletler, büyük milletler ayakta kalacaktır... 

Domuz etinin yenmediği, domuzun beslenmediği, sevilmediği bir ülkede domuz gribi!!! Komik...

Pes doğrusu...

Sedat ERGENÇ

10/4/2009

REİS

İÇİMİZE DÜŞEN SES

                                       Muhsin Yazıcıoğlu’nun Aziz Hatırasına

 

Gölgemize fark attığımız bir finaldir ölüm.

 

Reis,

Etini kemiğinden ayırdığımız bir gecenin

Ayaza çeken tefsirinden

Suya muhalif tezlerle çıkıp gelen,

Dağ başına terk ettiğimiz

Ve bekçiliğini şeytana bıraktığımız yeminleri, 

Yüzümüze çarptın bir bir.

 

Toprağın diri, dipdiri

Nasıl görünüyoruz Cennet’ten?

 

Ölüm, kuşun kanadından düşer gibi düştü dağ başına

Eksi yirmi derece eksileni

Ölüm zannederek arayıp durduk içimizde.

Reis, Sen

Yanı başımızdaki cesarettin hep;

Buhara’da Şah-ı Nakşıbend’di gülüşün

Bursa’da Emir Sultan.

 

Sanki, metruk hicabımızdın tabutunun içinde

Sen Hak’ka yürüdün

Biz yine ardında

Kalakaldık

Ve bakakaldık

Bir kadının mezartaşına değen dudağındaki neme.

 

Şimdi, sana okunan her fatiha

Biraz da yalnızlığımıza okunur,

Geceler daha uzun

Ve yalınayak bir sürgündür.

                                                           9 Nisan 2009

                                                           Erdal Çakır

 

 "Reis" seslenişine en çok yakışan "düzgün adam" Muhsin bey'i yitirdik... Allah (CC) dan gani rahmetler diliyorum. Sevgili dostum Erdal bey de yine yaptı yapacağını, vurdu yüreğimizden..... Eline - diline sağlık...
Sedat Ergenç

9/4/2009

İşsizlik sigortasından yararlanmak için ne yapmak lazım?

İşsizlik sigortasından yararlanmak için ne yapmak lazım? Ne kadar süre çalışmak gerekiyor? Bu haber 3.6 milyon işsizi ilgilendiriyor

İşsizlik maaşı almak için birçok insan ne yapacağı konusunda hiçbir fikir sahibi değil. Ocak ayı işsizlik oranlarına bakılırsa 1 yıl önceki tarihle oranlandığında yaklaşık yüzde 3,5 oranında bir büyüme ile 2009 yılı Ocak ayı işsizlik oranı yüzde 15,1 olarak açıklandı. Bu oranda yaklaşık olarak 3 milyon 600 bin kişiye denk geliyor. 2002 yılından bugüne kadar işsizlik sigortası fonunda biriken para 40 milyar TL olarak görünüyor. Bunun işsizlik maaşına başvuranlara dağıtılan kısmı ise sadece 2,5 milyar TL. Fonda biriken yüksek miktardaki paranın nedeni ise işsizlik maaşındaki alt ve üst sınır. İşsizlik maaşına başvuranlara alt sınır olarak şu anda 266 TL, üst sınır olarak ise 532 TL ücret ödeniyor. Ancak maaşı 5 bin TL olan birisi işsizlik fonuna her ay maaşından kesilen para asgari ücret alan bir işçiden daha çok kesiliyor. Fakat 5 bin TL alan kişi işsiz kaldığında ise en yüksek alabileceği işsizlik maaşı 532 TL’yi geçemiyor. Bu da işsizlik fonunda biriken paranın amacının dışında kullanılmasını sağlıyor. Fondaki para kamu yararına kullanılarak GAP’a aktarılıyor.

İşsizlik sigortasından yararlanmak için ne yapmak lazım?

Öncelikle kendi kusurunuz nedeniyle işten çıkarılmamış olmanız gerekiyor.

1- İşverenin kusuru nedeniyle, küfür, hakaret, ücret ödememe, fazla mesai vermeme vs. gibi nedenler varsa ve bu nedenleri ispatlayabilirseniz istifa edip işten ayrılırsanız işsizlik maaşı alabilirsiniz. Ancak ispat etmeniz şart.
2- İşveren işinize son verdiyse işsizlik maaşı alabilirsiniz.
3-  İşyeriniz kapandıysa işsizlik maaşı alabilirsiniz.
4- Süreli bir iş akdi yapmışsanız ve süre bittiğinde işi bırakırsanız işsizlik maaşından faydalanabilirsiniz.

Tüm bu nedenlerden birini taşıyorsanız işten ayrıldığınız anda işverenden talep edeceğiniz ‘’İşten Ayrılma Bildirgesi’’ni işveren 3 nüsha halinde hazırlayıp 1 nüshası işten ayrılan kişiye, 1 nüshası kendisine ve 1 nüshasını da bildirgeye çıkış nedenini yazarak İŞKUR’a gönderiyor.

 
İŞKUR ise işten çıkarılma nedenlerine bakarak işsizlik maaşı verilip verilmeyeceğini kararlaştırıyor. Ancak işsizlik maaşı alabilmek için işten ayrılınan tarihten itibaren en geç 30 iş günü içerisinde herhangi bir İŞKUR’a giderek başvuruda bulunması gerekiyor. 30 gün geçmiş ise geçen her geçen günün ücretini işsizlik maaşından alamıyorsunuz. Yani 2 ay sonra İŞKUR’a gidip başvurursanız işsiz kaldığınız andan itibaren başvuru tarihinize kadar olan işsizlik maaşını alamıyorsunuz. İŞKUR ise başvurunuza bakarak eğer doğru nitelikleri taşıyorsanız size maaş veriyor. Başvurunuzdan 1 ay sonra İŞKUR’a giderek işsizlik maaşı hesap cüzdanınızı alıp ilgili bankadan işsizlik maaşınızı çekebiliyorsunuz.

İşsizlik maaşı için ne kadar çalışmak gerekiyor?

Eğer işten çıkarıldığınız tarih içinde 3 yıl geriye dönük olarak 600 gün sigorta primi ödemişseniz 6 ay,  3 yıl geriye dönük 900 gün prim ödemişseniz 8 ay, 3 yıl geriye dönük 1080 gün prim ödemişseniz 10 ay işsizlik maaşından faydalanabiliyorsunuz. Alacağınız ücret ise son 120 günün brüt ücretinin yüzde 40’ı kadar işsizlik maaşı almaya hak kazanıyorsunuz.

İşsiz kalınınca sağlıktan faydalanabilir misiniz?

Sigortalı işsizler işsizlik maaşı alırken sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyorlar. Bunun nedeni ise işsizlik maaşı aldığınız süre içerisinde İŞKUR sizin adınıza Sosyal Güvenlik Kurumu’na Genel Sağlık Sigortası primlerini ödüyor. Bu primler ödendiği için işsiz kalan kişinin kendisine, eşine ve çocuğuna sağlık hizmetlerinden faydalanması kısıtlanmıyor. Ancak 100 gün sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyor. Bunu uzatmak için ise işsiz kişi Sosyal Güvenlik Kurumuna giderek İŞKUR’dan işsizlik maaşını aldığını ve bu nedenle sağlık hizmetlerinden faydalanması gerektiğini belirterek Sosyal Güvenlik Kurumu işsiz kişinin sağlık hizmetlerinden faydalanması için tekrardan aktifleştiriyor. Bu aktifleştirme işsizlik maaşının bağlanma süresi yani 6 ay, 8 ay ve 10 ay boyunca devam ediyor.

Askerlik nedeniyle iş akdi feshedilen kişi işsizlik maaşı alabilir mi?

İşyerinden ‘’askere gideceğim’’ diye ayrılmışsanız işsizlik maaşı alabilirsiniz. Ancak askerde geçen süreleri işsizlik maaşı olarak alamıyorsunuz. Askerlik bittiğinde 30 gün içerisinde İŞKUR’a müracaat ettiğinizde askerlik yaptığınızda geçen süre yokmuş gibi yani işten yeni ayrılmış gibi görünerek İŞKUR size, 3 yıl geriye dönük olarak 600 gün sigorta primi ödemişseniz 6 ay,  3 yıl geriye dönük 900 gün prim ödemişseniz 8 ay, 3 yıl geriye dönük 1080 gün prim ödemişseniz 10 ay işsizlik maaşından faydalanabiliyorsunuz.

ALINTI
http://www.yozgatyurtay.com/haber/haber_detay.asp?haberID=664

17/11/2008

Çocuk İçin Sokak Tehlikesi ve Çocuk Suçluluğu (1)

Eğer bir bebeğin boğulmakta olduğunu görürseniz, suya atlayıp onu kurtarırsınız. İkinci ve üçüncü bebek için de aynısını yaparsınız. Sonunda boğulan bebekleri kurtarmakla o kadar meşgul bir hale gelirsiniz ki, kafanızı kaldırıp bebekleri nehre atan biri olduğunu asla göremezsiniz.

GİRİŞ

Özelikle büyük kentlerde görülen sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuk olgusu sadece ülkemiz için değil tüm sanayileşmekte olan ve sanayileşmiş ülkelerin sosyal sorunlarından birisidir. Ülkemize kırsaldan kente göç ile başlayan çarpık kentleşme ve sosyal çözülmenin sonuçlarından birisi de sokak çocukları sorunudur.

Özellikle son yıllarda önem kazanan çocuk suçluluğu içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi de dikkatleri bu noktaya çekmektedir.

Ülkemiz, öteki tüm suçlarda olduğu gibi çocukların işleyebilecekleri suçlar için de tedbirler almaktadır. Son yıllarda gerek TCK.da ve gerekse usul hukukunda yapılan değişiklikler çocukların yargılanma esnasında ve sonrasında korunmasını sağlamakta ve bunlar ileri çağdaş değişiklikler olarak değerlendirilmektedir. Bu değişikliklerin evvelden beri başvurulan ‘çocukların suç organizasyonlarda tetikçi olarak kullanılması’ oranını artırdığı düşünülmekedir. Öncelikle yoksulluğu, işsizliği giderici sosyal politikalar güçlendirilmelidir. İstihdama yönelik ekonomik politikalar bir an önce hayata geçirilmelidir. Toplumun tümünü kapsayacak sosyal güvenlik politikaları oluşturulmalıdır. Aile planlamasının önemi konusunda bilinçli bir toplum yaratılması sağlanmalıdır.

Buna rağmen çocukların, sokağın olumsuz koşullarıyla tanışabilecekleri düşünülerek koruyucu ve önleyici tedbirler alma gereği vardır. Burada esas olan “eğitim” unsurudur. Sokakta yaşamayı, çalışmayı veya uçucu madde kullanımını ve suç işlemeyi özendirici görsel yayınlar, ilgili birimlerce etkin bir biçimde denetlenmelidir. Çocuğu suça özendirici dizi ve magazin programlarının onların izleyemeyeceği saatlerde yayınlanması sağlanmalıdır.

Alınacak her türlü tedbire karşın yine de sokakta yaşayan/ çalışan çocukların olabileceği düşünülerek onları tedavi edici rehabilitasyon merkezlerinin ve yaşama hazırlayacak kurum ve kuruluşların geliştirilmesi gerekmektedir.

Bu merkezler, sadece tabela merkezi değil, bu işe inanmış, yetkin, becerikli, sosyal sorumluluğu yüksek kişi ve gurupların sorumluluğuna verilmelidir. Bu sorunun sadece devletin sorunu olmadığı bilinerek, her vatandaşın bu alanda katkısının olabileceğine dikkatler çekilmeli, yaşama geçirilmesi mümkün olabilecek projeler üretilmeli ve realize edilmelidir. Hizmet birimleri; evden kaçma, sokakta yaşama, sokakta çalışma, istismara maruz kalma, suç işleme, madde kullanma vb. gibi durumlarına göre ayrıma tabi tutulmalı ve her biri için ayrı modeller belirlenmelidir.

Esas olan çocuğun ailesinin yanında ve ailesi ile birlikte sağlık-sosyal-ekonomik bakımdan ayrı ayrı rehabilite edilmesi gereğidir. Amaç, evvela çocuk suçluluk oranını düşürmek, daha sonra da onların sosyal yaşam içerisinde iş ve meslek sahibi olmasını sağlamak, ülke ve toplumuna yararlı, üretici bir birey haline gelmelerini temin etmek olmalıdır.

Tüm bunların temininde devlet içinde motor vazifesi görecek olan SHÇEK’in klasik örgütlenme ve çalışma modellerini sür’atle terk ederek, hizmet modellerinde ve kamusal anlayışta radikal değişikliklere gitmesinde zorunluluk görülmektedir. Zira gelişen ve değişen dünya şartlarında, ülkemizde kişi başına milli gelirimiz son 30 yılda. beş kat artmıştır. Böyle bir yapısal dönüşüm içerisinde nüfusumuz 40’lı milyonlardan 80 milyona çıkmış, tarım toplumundan tüketim toplumuna geçilmiş, ithal-ikame sistem yerini tam liberal dış ticarete bırakmış, ekonomik yapının yanı sıra sosyal yapı da dönüşmüştür. Toplum daha bireyci, daha materyalist hale gelmiş, paylaşım ve yardım anlayışı da değişmiştir.

ÇOCUĞUN SOKAK TEHLİKESİ İLE KARŞILAŞMASI

Özelikle büyük kentlerde görülen sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuk olgusu sadece ülkemiz için değil tüm sanayileşmekte olan ve sanayileşmiş ülkelerin sosyal sorunlarından birisidir. Ülkemize kırsaldan kente göç ile başlayan çarpık kentleşme, sosyal çözülmenin sonuçlarından birisi de sokak çocukları sorunudur. Özellikle son yıllarda önem kazanan çocuk suçluluğu içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi de dikkatleri bu noktaya çekmektedir.

Çocukların sokak tehlikesi ile karşılaşmasını sağlayan ve buna davetiye çıkaran şu aile modelleridir:

i. Çocuğun temel gereksinimlerini karşılamaktan yoksun aile,

ii. Ekonomik yoksulluk içindeki aile,

iii. Sosyal güvenlikten yoksun aile,

iv. Resmi nikahı ve nüfus kaydı yapılmamış aile,

v. İşsiz, vasıfsız, eğitimsiz aile,

vi. Sosyal yardıma bağımlı aile,

vii. Sağlık sorunları olan aile,

viii. Sağlık sorunlarının çözümünde bilgiye gereksinimi olan aile,

ix. Çocuğu aşırı kollayan, koruyan aile,

x. Çocuğa karşı baskıcı, dayatıcı olan aile,

xi. Madde kullanımı ve bağımlılığı olan aile,

xii. Çocuğunu ihmal ve istismar eden aile,

xiii. Parçalanmış ya da çocuğuyla birbirini reddeder konuma gelmiş aile,

xiv. Bireylerinin birbirine karşı şiddet uyguladığı aile,

xv. Çocuklarıyla aralarındaki yaş farkı fazla olan aile,

xvi. Anne egemen, baba sindirilmiş aile (rol karmaşası)

xvii. Çocuğuna karşı güdülenmesi eksik aile,

xviii. Ebeveynlerden birisi fuhuşa itilmiş aile,

xix. Ebeveynlerden birisi cezaevinde olan aile,

 

            ÇOCUKLARIN İŞLEDİĞİ SUÇLAR

Son nüfus sayımına göre ülkemiz nüfusunun yarısı 28 yaşından küçüktür. 18 yaşından küçükler ise nüfusun üçte birini oluşturmaktadır. Genç nüfus sayısında giderek bir azalma yaşanmakta ise de Türkiye, AB ülkelerine oranla oldukça genç bir nüfusu bünyesinde barındırmaktadır ve önümüzdeki 30 yıl bu farkın korunacağı düşünülmektedir.

Bu çalışmanın konusunu oluşturan sokak çocuklarının, bu çocuk nüfusu içerisindeki yeri tam olarak bilinememektedir. Çocukların özel durumları göz önünde bulundurularak sayılarına ilişkin sağlıklı rakamlara ulaşılamamaktadır. Aynı şekilde sokak çocuklarının karıştığı iddia edilen suçlar konusunda da net veriler elde edilememektedir. Sokak çocuklarının karıştığı suçlarla ilgili olarak yapılan genel bir araştırma yoktur. Yerel anlamda yapılan bazı araştırmalar varsa da o bölgedeki genel çocuk sayısına olan oranını bilmek mümkün olamamaktadır.

Genel bir fikir vermesi açısından bu çalışmada, sokak çocuklarının da içinde bulunduğu 18 yaş altı tüm çocukların işlediği iddia edilen suçlar istatistiki verilere dayanarak değerlendirilmiştir. Böylelikle;

-         çocukları suça iten nedenlerin neler olduğu,

-         genellikle hangi suçlara yöneldikleri,

-         suç işleyen çocukların cinsiyetine göre dağılımları,

-         tüm suçlar içindeki payları

gibi sonuçlara varılarak suç dünyasında çocuğun yeri saptanmak istenmiştir.

Çocukların şahsa ve mala karşı işledikleri suçlar, polis ve adliye kayıtlarında geçen suç türleri ve şüphelilerin cinsiyet durumlarına göre incelenmiştir. Öncelikle Türkiye genelinde polis sorumluluk sahasında suç işlediği iddiasıyla Cumhuriyet Savcılığına sevk edilen şüpheli çocukların tüm suç işleyenlere oranı Tablo 1’de gösterilmiştir. Tablodan çocuk şüpheli sayısının 2007 yılı dışında kendi içerisinde bir artış gösterdiği görülmektedir. Burada iki husus akla gelebilir: Birincisi çocuk polisinin başarılı bir çalışma sürdürememesi, ikincisi çocuk polisinin her geçen yıl daha iyi örgütlenerek daha çok olaya müdahale etmesi. Tablo incelendiğinde ikinci görüşün doğru olduğu söylenebilir. Zira çocuk şüpheli sayısının tüm şüphelilere oranı 2003 yılında % 14,4, 2004 yılında 13,9, 2005 yılında 10,9, 2006 yılında 8,1 ve 2007 yılında % 7,1’dir. Bu verilerden çocukların işlediği iddia edilen suç oranının 2003 yılından 2007 yılına kadar sürekli bir azalma seyri izlediği görülmektedir. TÜİK verilerine göre 2007 yılı sonunda 70.586.256 nüfusun 23.551.003’ü 18 yaşından küçüktür.  Bu durumda Tablo 1’e göre 2007 yılında tüm nüfus içerisindeki şüpheli oranı yüzde 3.8 iken 18 yaş altı nüfusta yüzde 1.1’lere gerilemektedir. Bu sonuçlar Emniyet Genel Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü/Büro Amirliği Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği 13 Nisan 2001 tarihinden itibaren çocuk polisi uygulamasının başarılı sonuçlar verdiğinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Çocukların işlediği iddia edilen suç sayılarının yıllar itibarıyla artış göstermiş olması, ülke çapında işlenen tüm suçların artmasının da bir sonucudur.  

Tablo 1: Çocuk Suçluların Tüm Suçlular İçindeki Yeri

                          Çocuk               Tüm                 Çocuk Şüphelilerin

YILLAR      Şüpheli Sayısı    Şüpheli Sayısı     Tüm Şüph.Oranı %

2003                   46.345                 321.805                    14,4

2004                   49.482                 353.578                    13,9

2005                53.433                   487.761                     10,9

2006                   62.968                785.509                       8,1

2007                    53.039               751.295                       7,1

GEN.TOP.         265.177           2.699.948                     9,8

5 Yıllık Ortalama  53.035         539.989                      10,9

Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü


Çocukların Şahsa Karşı İşlediği Suçlar

26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunundan önce şahsa karşı işlenen suçlar polis kayıtlarında öldürme, yaralama, genel adap ve aile nizam ile şahıs hürriyeti aleyhine ve devlet idaresi aleyhine işlenen suçlar şeklinde sınıflandırılmış ve bu format 2006 yılı sonuna kadar devam etmiştir. Bu tasnife göre hazırlanan Tablo 2’de Türkiye geneli polis sorumluluk bölgesinde çocukların şahsa karşı işlediği suçların azımsanmayacak düzeyde olduğu görülmektedir. Cumhuriyet Savcılığına gönderilen şüpheli çocuk sayısı 2003 yılında 19.864 iken bu sayı 2004 yılında 22.238’e, 2005 yılında 24.347’ye ve 2006 yılında 31.283’e yükselmiştir.

 

Tablo 2: Çocukların Şahsa Karşı İşledikleri Suçların Suç Türüne Göre Dağılımı

 

YILLAR                        2003                 2004                     2005                 2006

SUÇ TÜRLERİ       Sayı    %         Sayı        %          Sayı       %         Sayı      %

Öldürme                  318     1,6            411       1,8            391       1,7       439       1,5

Yaralama 11.661     58,7    13.            284       59,7       14.326   58,8    17.402   55,6

Şahıs Hür.Aleyh.  2.153    10,9         2.279    10,2       2.362       9,7      3.273     10,5

Devlet Aleyhine     851     4,2           1.073     4,7         1.266      5,2      1.308      4,4

Diğer Suçlar        4.881    24,6          5.040     22,6        6.000    24,6      8.758    28,0

TOPLAM                19.864                 22.238               24.347                    31.283   

 Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü


       Çocukların şahsa karşı işlediği suçlarda ilk sırayı yaralama suçunun oluşturduğu görülmektedir. 2003 yılında tüm şüpheli çocukların % 58,7’si yaralama suçuna karıştıkları iddiasıyla Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilmişlerdir. Bu oran 2004, 2005 ve 2006 yıllarında sırasıyla % 59,7, % 58,8 ve % 55,6 şeklinde seyir izlemiştir.

Şahsa karşı işlenen suçlardan; kişilerin can güvenliğine, başka bir anlatımla vücut dokunulmazlıklarına karşı işlenen suçları anlamak gerekmektedir. Bu tür suçların çocuklar tarafından işlenmesi halinde alacakları cezanın az olacağı varsayımından hareketle yetişkinler tarafından azmettirildikleri bilinen gerçeklerdendir. Ayrıca edinilen gözlemlere göre sokakta yaşayanların, yaşamı sürdürebilmek için başkalarına dokunmaları onlar için bir hak olarak görülebilmektedir. Yönetsel yapı içerisindeki sosyal çarpıklığın sonucu yaşadıkları mağduriyeti bir haksızlık olarak görebilmekte ve kendilerini cesaretlendirici birçok ilaç da kullanarak cana yönelik eylemler gerçekleştirebilmektedirler.

Tablo 1’de çocuk şüphelilerin genel suçlar içindeki payı oran olarak her geçen yıl bir azalma seyri göstermesine karşın Tablo 2’de yıllar itibarıyla bir artışın olduğu gözlemlenmektedir. 2003 yılında 19.864 olan şüpheli sayısı 2006 yılında % 57,4 oranında artış göstererek 31.283’e yükselmiştir. Bu durumda emniyet teşkilatı mensuplarının, önleyici hizmetlere ilişkin tedbirler konusunda çocuk suçlarına karşı daha az duyarlı oldukları, başka bir anlatımla çocukları ikinci plana alarak yetişkinlerin işledikleri ya da işleyebilecekleri suçlar için daha çok gayret gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ya da çocuğu sokağa iten problemlerin başlıcaları olan göç ya da çarpık kentleşme sorunu ile ailedeki ve çevredeki olumsuzluklar aşılamamıştır. İstatistiki verilerin gösterdiği olumsuz tablonun iyileştirilmesi konusunda ilgili kurum ve kuruluşların yeni bir değerlendirme yaparak soruna çözüm getirilmesinin uygun olacağı mütalaa edilmektedir. Unutulmamalıdır ki bugünün çocuk suçlusu yarın yetişkin ve daha donanımlı bir suçlu profiliyle güvenlik görevlilerinin ve öteki sosyal kuruluşların karşısına çıkabilecektir. 

Şahsa karşı işlenen suçlarda Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen şüpheliler, cinsiyet durumları göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Tablo 3’de görülen bir sonuçla karşılaşılmaktadır. Buna göre 2003 yılında tüm şüphelilerin  % 13,3’ünü kız çocukların oluşturduğu görülmektedir. Bu oran devam eden üç yıl içinde de benzer bir seyir izlemekte ve 2006 yılına değin sırasıyla % 11,1, % 13,4 ve % 15,5’lik oran oluşturmaktadır. Her geçen yıl -az da olsa- yükselen değerler, kız çocukların geleceği için umutlu görünmemektedir. Onların eğitimiyle ilgili olarak sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenen programların devlet tarafından bizzat yerine getirilmesi durumunda bu oranın daha aşağı düzeylere çekileceği varsayılmaktadır.

 

Tablo 3: Şahsa Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı

 

YILLAR                2003                   2004                     2005                     2006

Cinsiyet        K          E                 K        E                K         E              K          E

Suçlu          2.651   17.213        2.482    19.756      3.275    21.072      4.877   26.306

TOPLAM         19.864                   22.238                     24.347                   31.283

Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü

 

Çocukların Mala Karşı İşlediği Suçlar

Mala karşı suç işledikleri için Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilen çocuk sayısı, aynı dönemde şahsa karşı işlenen suçlardan daha fazla olarak tespit edilmiştir. Bu suçlardan en çoğunu hırsızlık suçu oluşturmaktadır (Tablo 4).

 

Tablo 4: Çocukların Mala Karşı İşledikleri Suçların Suç Türüne Göre Dağılımı

     YILLAR             2003                   2004                     2005                   2006

SUÇ TÜRLERİ    Sayı             Sayı               Sayı              Sayı      %

 Hırsızlık           22.029  83,1         22.153  81,1       23.101  79,4       23.944   75,5

Gasp ve Yağma 1.115    4,2           1.381    5,1          1.937    6,7        2.222      7,0

Yangın               152       0,6           162       0,6           183      0,6           208      0,7

Diğer Suçlar     3.185    12,1         3.548    13,2         3.865   13,3       5.311      16,8

 TOPLAM           26.481                   27.244                  29.086              31.685      

 

          Hırsızlık suçu evden, iş yerinden, otodan olduğu gibi yankesicilik ya da kapkaç suretiyle de yapılabilmektedir. Hırsızlık suçunun öteki mala karşı işlenen suçlar içindeki payı 2003 yılında % 83,1, 2004 yılında % 81,1, 2005 yılında % 79,4 ve 2006 yılında % 75,5 olduğu tespit edilmiştir. Bu durum çocuk için adeta yaşamak için çalmanın meşru bir yol olduğu anlamına geldiğini göstermektedir. Çocuğun burada ikinci bir rolü daha vardır. O, kendi yaşamını sürdürmek için çaldığı gibi, yetişkinlerin kendilerini kullanmaları sonucu da hırsızlık yapabilmektedirler. Ceza ehliyetleri olmadığı için çoğu kere yetişkinler tarafından oluşturulan çetelerin içine dahil edilerek adeta suç makinesi olabilmektedirler.

Gasp ve yağma suçları, çocukların hırsızlıktan sonra ikinci sıklıkta işledikleri mala karşı suçlardır. Burada da malı elde etmenin şekli biraz daha değişik ve sert boyutludur. Malı teslim etmeye mecbur bırakılan kişinin hayatına, vücuduna ya da cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı söz konusudur. Bu suçlardaki artış daha büyük bir hızda seyretmiştir. Öyle ki 2003 yılında 1.115 olan gasp ve yağma suç sayısı 2006 yılında iki katına ulaşarak 2.222 olmuştur.

Mala karşı işlenen suçların ilk bakışta şahsa karşı işlenenlerde olduğu gibi önemli bir tesir bırakmadığı düşünülmektedir. Meydana gelen zararların, eşyaların sigorta edilerek giderilebileceği akla gelmekteyse de eylem sırasında şüphelilerin malı ele geçirme pahasına vücut dokunulmazlığı konusunda acımasız bir tavır sergiledikleri sıkça yaşanan durumlardandır. Yaşamak için çalmayı ilke edinenlerin, başkalarının yaşaması konusunda duyarlı olmaları beklenmemelidir.

Mala karşı işlenen suçlarda çocukların cinsiyet durumları incelendiğinde erkek çocukların kız çocuklara oranla daha fazla suça karıştıkları tespit edilmektedir. Tablo 5’de görüldüğü gibi kız çocukların mala karşı işlenen suçlardaki payı 2003 yılında  % 12,3, 2004 yılında % 12,1, 2005 yılında 11,6 ve 2006 yılında 12,4 olmuştur. Kız çocuklarının suça katılma oranını azaltmak için “Haydi Kızlar Okula” gibi kampanyaların desteklenmesinin faydalı sonuçlar getireceği değerlendirilmektedir. Ayrıca yetiştirme yurtları ile çocuk ve gençlik merkezlerinde kız çocukları için daha fazla bölümler ayrılarak topluma kazandırılma konusunda çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır. 

 Devamı var...

16/11/2008

Çocuk İçin Sokak Tehlikesi ve Çocuk Suçluluğu (2)

 Yazının devamı

 

Tablo 5: Mala Karşı İşlenen Suçların Suçu İşleyen Çocukların Cinsiyetlerine Göre Dağılımı

YILLAR              2003                     2004                    2005                      2006

Cinsiyet        K           E             K            E            K            E           K          E

Suçlu          3.258    23.223      3.312    23.932     3.391   25.695       3.950   27.735

TOPLAM          26.481                    27.244                 29.086                 31.685

 Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü

 Tablo 1’den yola çıkılarak yapılan değerlendirmede Türkiye’de son 5 yıl ortalaması olarak suç işlediği iddia edilen şüpheli sayısı yıllık 539.989’dur. Aynı oran çocuk şüphelilerde yıllık olarak 53.035’dir. Son beş yıl ortalamasında ülke nüfusu 70 milyon olarak kabul edildiğinde Türkiye’de her 129 kişiden birinin suç işlediği şüphesiyle Cumhuriyet Savcılıklarına gönderildiği anlaşılmaktadır. Ülke nüfusunun üçte birini çocukların oluşturduğu varsayıldığında 23.300.000 çocuktan yıllık ortalama 53.035’inin, dolayısıyla 439 çocuktan birinin şüpheli olarak Cumhuriyet Savcılıklarına gönderildiği tespit edilmektedir. Bunların büyük bir bölümünün sokak çocuğu olduğu bilinmektedir. Ama ne kadarını sokak çocuklarının oluşturduklarına dair Türkiye’de sağlıklı hiçbir kaynak gösterilememektedir.

Organize suçlar ve Şiddet

Rahip Santora, Hrant Tink cinayetleri gibi suçların çocuklara işletilmesi/azmettirilmesi organize suçlara örnek olarak verilebilir.

Mala karşı işlenen suçlarda oluşan organize yapılanmalar net olarak görülmektedir. Özellikle son yıllarda ülkemizin belirli bölgelerinde ve büyük kentlerde meydana gelen yasa dışı gösteri ve yürüyüşlerde çocukların ön planda kullanılması, toplumsal eylemlerde çocukların öne çıkarılması da çocuklara yönelik yeni bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır

Çocuk suçlular içindeki sokakta yaşayan ve çalışan çocukların oranındaki artışlar, çocuk suçunun bireysel adi suç nitelemesinden çıkarak organize suça dönüşmesi tehlikesi nedeniyle dikkatleri bu noktaya çekmektedir.

 

DEĞERLENDİRME

Birleşmiş Milletlerce 1989 yılında benimsenen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile çocuğun önemi daha da artmıştır. Özellikle 3 üncü maddede yer alan “Taraf Devletler, çocukların bakımı veya korunmasından sorumlu kurumların, hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik, sağlık, personel sayısı ve uygunluğu ve yönetimin yeterliliği açısından, yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler” ibaresinde güvenlik kavramı ön plana konularak çocuğun uluslararası alandaki yeri daha da üst boyutlara taşınmıştır.

Türkiye, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme sonrasında -belki de yıllarca ihmal ettiği için- çocuk hakları konusunda geri kalmak istememiş, bu alanda belirgin bir gayret içerisine girmiştir. Bu alanda ulusal ve uluslararası kurumlarla işbirliğine gidilmiştir. Bunlar arasında üniversiteler, yerel yönetimler, STK.lar, barolar, SHÇEK, ILO, UNICEF Türkiye Temsilciliği, Emniyet Genel Müdürlüğü sayılabilir.

2005 Yılında yürürlüğe giren 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile bu alanda çok önemli bir sıçrama yapılmış, çocukların korunmasının toplumsal bir sorumluluk olduğu gerçeği realize edilmiş, çocuk haklarının korunmasında ileri bir uygulama başlatılmıştır..

SHÇEK’in de katkılarıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Dış Ticaret ve Gümrük Müsteşarlığının ortak çalışmaları sonucu ile uçucu ve yapıştırıcı maddelerin ithalatında içerik miktarlarının denetimi konusunda İthalat Tebliği yayımlanmıştır (10 Ocak 1999 gün ve 23579 sayılı Resmi Gazete). 11.02.2000 tarih ve B.05.1.EGM.0.11.01.09/00036 sayılı genelge ile kamu esenliğinin sağlanması ve uçucu maddelerin etkisi ile çocukların suç işlemesinin önüne geçilmesi için 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine göre uçucu maddelerin 0-18 yaş arasındaki çocuklara satışının yasaklanması için karar alınması, ilan edilecek karara uymayanlar hakkında adli soruşturma yapılması istenmiş ve uygulamaya başlanmıştır.

2001-2005 yıllarını kapsayan Türkiye Cumhuriyet Hükümeti – UNICEF Ülke Programının “Özel Koruma Tedbirlerine Muhtaç Çocuklar” ve “Çocuk Adaleti Sistemi Projesi” hazırlık çalışmalarına katılım sağlanmıştır.

TBMM tarafından sokak çocukları konusunda Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. Buna paralel olarak sokakta yaşayan ve çalıştırılan çocuklara yönelik 5 Bakanlık ile birlikte yürütülen yeni bir hizmet modeli uygulanmaya başlanmıştır. SHÇEK’in ve belediyelerin hizmetlerinin yanı sıra 81 ilde Çocuk Şube Müdürlükleri, polis teşkilatı bulunan ilçelerde Çocuk Büro Amirlikleri kurulmuştur. 43 il emniyet müdürlüğünde ise çocuk bakım üniteleri oluşturulmuştur. Hizmet içi kurslarda binlerce personel eğitim almıştır.

Türkiye’de her yıl ortalama 129 kişiden biri suç şüphelisi olarak Cumhuriyet Savcılıklarına intikal ettiriliyorken 439 çocuktan biri adliyeye gönderilmektedir. Çocukların, bebeklik döneminde suç işlemeyecekleri varsayıldığında ve ceza hukukuna göre on iki yaşına kadar ceza ehliyetlerinin olmayışı göz önünde bulundurulduğunda bu oran normal kabul edilebilir.

Sokak çocuklarının sayıca azaltılması ve buna bağlı olarak suç işleyen çocukların sayıca azaltılması devletin genel politikasıdır ve ilgili kurum ve kuruluşlarca bu yönde çalışmalar yapılmaktadır. Gerek SHÇEK ve gerekse Emniyet yetkilileri, sokak çocuğu popülasyonu dikkate alındığında bunlar içinde küçük bir grubunun sıkça suça karıştığını ifade etmektedirler.

Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) verilerine göre 6 milyarı aşkın dünya nüfusunun 2 milyar 700 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Sokak çocuğu sayısı ise 100 milyon olarak tahmin edilmektedir (http://www.kadinveaile.com/yazi.asp?id=563). TÜİK tarafından gerçekleştirilen Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine (ADNKS) göre Türkiye nüfusunun 31.12.2007 tarihi itibarıyla 70.586.256 kişi olduğu açıklanmıştır. Türkiye, genç nüfusa sahip bir ülkedir. 36.309.193 kişi ile nüfusun yarısını 28 yaşından, 23.551.003 kişi ile üçte birini 18 yaşından küçükler teşkil etmektedir.

Sadece Ankara’da 2007 yılı itibarıyla Cumhuriyet Savcılığına suç işlediği iddiasıyla getirilen çocuk sayısının 3.500-4.000 arasında olduğu ifade edilmektedir.

Ülkemizde sokak çocuklarının sayısı tam olarak bilinememektedir. Bunun nedenlerinden biri, toplumun olumsuz davranışları kabullenememesidir. Sorumlu merciler, kendi sorumluluk alanlarında çok sayıda sokak çocuğu olması durumunda başarısız addedileceklerini düşünürler. Bu durum sokak çocuğu sorununun çözümünde en büyük engellerden biridir. Sayının bilinmesi, ileriki yıllar için yapılacak çalışmalar konusunda kuşkusuz belirleyici etki yaratacaktır. Bir yandan sayının netleştirilmesi için çalışmalar yapılırken öte yandan çocuğu sokağa iten nedenler konusunda her kurum ve kuruluş üzerine düşeni yapmalıdır. Tahmin edilen rakamlar arasında ciddi farklar vardır. Sokak çocukları sorununun önüne geçmek için önceliği bu konuya vermek gereklidir. Zira sorunun sınırları net ifadelerle sayılıp dökülmezse çözüm üretimi de o oranda zor olacaktır. Buna paralel olarak konu ile ilgili çalışan kamu görevlileri, çocuğun özel durumundan dolayı bilgi açıklamasında bulunamamaktadırlar. Çocuğun teşhir edilmemesi, gizliliğin sağlanması, görüntülerinin alınmaması, evrakının yayımlanmaması, çocuğun yaşadığı travmanın hatırlatılmaması gibi temel tedbirlerin uygulanması zorunludur.. Ancak bu konuda yönetim alanında çok daha fazla ketum davranıldığı, bunun da çocuk sorunlarıyla ilgili çözümlerin üretilmesine etki yaptığı değerlendirilmektedir.

5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 4 ncü maddesi çocuğun haklarının korunması amacıyla; ailesinin, ilgililerin, kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliği içinde çalışmalarına hükmetmiştir. Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 19 ncu maddesi de çocuğu, ana-babasının ya da bakımını üstlenen kişinin bedensel veya zihinsel saldırısından, kötü muamele yapmasından, ihmal ve istismarından korumayı hedeflemiştir. Bunun için devletin; yasal, idari, toplumsal ve eğitsel bütün önlemleri alması istenmiştir. Bu nedenle çocuğa ve onun bakımını üstlenen kişilere, gereken desteği sağlamak amacı ile sosyal programlar düzenlenmelidir. Televizyon, gazete, radyo gibi kitle iletişim araçlarından yararlanılarak aileler, çocuk gelişimi ve psikolojisi konularında bilgilendirilmelidirler.

Genelde sokak çocuklarının, özelde ise sokakta çalışan çocukların durumu yoksullukla yakından ilişkili olduğu için, bu çocukların ekonomik durumlarının iyileştirilmesine yönelik politikalar üretilmelidir. Çocukların sokaklardan kurtarılması ve geleceğe güvenle bakılacak bir ülkenin inşa edilmesi için istihdamın artırılması sağlanmalıdır. Bir taraftan bu çocukların ailelerine sadece sosyal yardım yapılmamalı, bu aileler istihdamın içine dahil edecek projeler geliştirilmeli; diğer taraftan da sokak çocukları ile ilgili merkezlerde mesleki beceri kursları yaygınlaştırılmalıdır. Bu alanda özel ve devlete ait kurum ve kuruluşlar, üniversiteler, belediyeler, sivil toplum örgütleri ile ortak çalışmalar yapılmalıdır.

Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen Riyad İlkeleri ile Pekin ve Havana Kuralları suç öncesinde ve suç sonrasında çocuk haklarına güvence getiren önemli belgelerdir. Riyad İlkeleri, çocuğun suç işlemesini önleyici sosyal politikalar belirlemiştir. Pekin Kuralları, çocukların yetişkinlerden ayrı ve uzmanlaşmış bir sistem içinde yargılanmalarını istemiştir. Havana Kuralları, özgürlüklerinden yoksun bırakılmasına karar verilen çocukların toplumla yeniden bütünleşmelerini hedeflemiştir. Buna göre yargılama öncesinde ve sırasında çocuğu nezarette tutma yerine uzaktan gözetim altında bulundurma yöntemi uygulanmalıdır. Evinde, sosyal bir kuruluşta ya da bir ailenin yanında gözetim altında tutulmalıdır. Nezarethane son çare olarak düşünülmelidir. Eğer nezarethaneye konulmaları gerekirse yetişkinlerle aynı bölüme konulmamalıdır. Çünkü hakarete, cinsel ve fiziksel istismara uğrama olasılıkları vardır. En önemlisi topluma yeniden profesyonel suçlu olarak dönebilirler (Karaosmanoğlu, Fatih, (2002), “Çocuk Hakları Doğal Hukuk ve Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara). Bu durumun önüne geçmek için hükümlülük sırasında eğitsel programlar düzenlenmeli ve tahliye sonrası takip ve rehabilitasyon sağlanmalıdır. Gönüllüler grubunca ya da sivil toplum kuruluşlarınca suç öncesi önleyici hizmetler ile kültürel ve sportif etkinliklerle çocukların toplumsallaşmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Duyulan ihtiyaç doğrultusunda aileye sosyal yardım sağlanmalı ve aile içi ilişkilerin yeniden düzenlenmesini sağlayacak rehberlik hizmeti verilmelidir. Sadece sosyal yardım kafi görülmemeli, aile bireylerinin meslek edinmelerini sağlamak için çaba sarf edilmelidir.

Son yıllarda gerek TCK.da ve gerekse usul hukukunda yapılan değişiklikler çocukların yargılanma esnasında ve sonrasında korunmasını sağlamaktadır, bu ileri uygulamalar çağdaş değişiklikler olarak değerlendirilmektedir.

Suç işlemeyi alışkanlık haline getiren çocuk için yenisini işlemek sıradan bir eylemdir. Suç, çocuk için sıradan bir davranış gibi algılanmadan önce önleyici güvenlik tedbirlerine başvurulmalıdır. Suç makinesi olarak adlandırılan çocuklar haftada en az bir gün toplanabilmeli, onlara meslek elemanları aracılığı ile terapi uygulanabilmelidir. Ayrıca, sosyalleşme projeleri ile topluma kazandırılmaları sağlanmalıdır.

Çözümde esas olan çocuğun ailesinin yanında ve ailesi ile birlikte sağlık-sosyal-ekonomik bakımdan ayrı ayrı rehabilite edilmesi gereğidir. Amaç, çocuk suçluluk oranını düşürmek, onların sosyal yaşam içerisinde iş ve meslek sahibi olmasını sağlamak, ülke ve toplumuna yararlı, üretici bir birey haline gelmelerini gerçekleştirmek olmalıdır.

Tüm bunların temininde devlet içinde motor vazifesi görmesi gereken, öncü, koordinatör, standart ve kural koyan, denetleyen kurum olması geren SHÇEK’in klasik örgütlenme ve çalışma modellerini sür’atle terk ederek, tüm hizmet modellerinde ve kamusal anlayışta radikal değişikliklere gitmesinde zorunluluk görülmektedir.

“Hamilik” anlayışı geliştirilmeli, sokakta çalışan çocukların rehber aileler edinebilmeleri yönünde çalışmalar yapmalıdır. Bu çalışmalar sadece SHÇEK’in üzerinde kalmamalı, belediyeler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları da sosyal sorumluluğu paylaşmalıdır. Aynı şekilde suça bulaşmış  çocuğun işsiz aile bireylerinin meslek edinebilmeleri sağlanmalıdır. Üniversite gençliğinin enerjisine dikkat çekilmeli, gençlerin bu sosyal soruna sahip çıkmasını sağlayacak yayın ve yönlendirmelerde bulunulmalıdır.

SHÇEK’in bu alandaki bilgi ve birikiminden istifade edilerek, her ilde bulunan Sosyal Hizmetler, Milli Eğitim ve Kültür müdürlükleri ile belediyelerin öncülüğünde, mümkün olduğu kadar çok il’de sokak çocuklarından oluşan tiyatro, müzik, folklor grupları kurulmalı, onların bu etkinliklere katılımları sağlanmalıdır. Bu işlemde devamlılık, sürdürülebilirlik ve dönüşüm temel yaklaşım olmalıdır.

16 büyük şehir başta olmak üzere tüm illerde spor alanında da benzer etkinlikler düzenlenmeli, “sokak ligi” geliştirilmeli, gençlik ve spor il müdürlükleri ile federasyonların bu sosyal sorumluluğu paylaşması temin edilmelidir. Spora yönelik bu yaklaşımda gösterişten uzak, devamlılık ve sürdürülebilirlik temel olarak benimsenmelidir

Çocuk suçluluğunda bireysel suçların yerini organize suçlara bırakma eğiliminde olduğu gerçeği hiçbir zaman dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Özellikle büyük şehirlerdeki çocuk suçluların profilindeki değişiklikler, suçun organizeye doğru dönüşümü iyi irdelenerek, bu alandaki fikir, çözüm önerileri ve uygulamalar bu gelişmeleri dikkate alarak gerçekleştirilmelidir.

 

Sedat ERGENÇ

SHÇEK İç Denetçisi, Kamu Yönetim Uzmanı

  -----------------------------------------------------------------------------------------------

KAYNAKÇA

Bahar, Halil İbrahim, (2002), “Medya ve Polis Açısından Çocuğun Yargısız İnfazı”,  İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı Yayınları, Ankara.

Çavuşoğlu, Turgay, “Sosyal Hizmetlerin Yakın Tarihinden Sayfalar”, Sabev Yayınları 9, Ankara

Erden, Gülsen, (2002), “Çocuğun Yazılı ve Görsel Basında İstismarı: Suç Kurbanı ve Suç Zanlısı Çocuk Haberleri”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.

Güleşir, Arife, (2008) “Sokak Çocuklmarı ve Suç” TODAİE Yüksek Lisans Tezi,

İçli, Tülin Günşen, (2004), Kriminoloji, Martı Yayınevi, Ankara.

İçli, Tülin Günşen, “Çocukları Suça Yönlendiren Etkenler”, Hürriyet, 20 Şubat 2008, http://www. hurriyet.com.tr/kadin/8269700.asp

Karaosmanoğlu, Fatih, (2002), “Çocuk Hakları Doğal Hukuk ve Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara. 

Kök, Ahmet Nezih, (2002), “Çocuk Mahkemeleri Mevzuatı ve Adli Tıp”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.

Kurtay, Derya, (2006), Çocuk İhmal ve İstismarının Önlenmesi Rehabilitasyonu ve Çocuk Koruma Merkezleri, Dönemeç Yayınları, İzmir.

Okvuran, Ayşe, (2002), “Sokakta Çalışan Çocuklar İçin Drama Projesi”, Ulusal Çocuk ve Suç: Nedenler ve Önleme Çalışmaları Sempozyumu, AÜ, ATAUM Yayınları, Ankara.

Önenç, Ersin, Ertürk, Gülnur, Karatay, Abdullah, Kulca, Yusuf Ahmet, Göker, Işık, Çam, Murat, Pek, Hatice, Bahçecik, Nefise, (2000), “İstanbul Çocuk Raporu”, Birinci İstanbul Çocuk Kurultayı, İstanbul Çocukları Vakfı Yayınları, İstanbul.

Özgün, Nevin, (2005), “Bakım, Gözetme ve Eğitim”, Üçüncü Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Yorum Matbaası, Ankara.

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Birleşmiş Milletler (Havana) Kuralları, (1998), (Çev. Osman Doğru), Adalet Bakanlığı Yayını, Ankara.

Polat, Oğuz, (1997), “Sokak Çocukları”, http://www.sokakcocuklari.net/polat/ polat_02.htm

Seyman, Mehmet, (2004), “Sokakta Yaşayan ve Çalıştırılan Çocukların Korunması ve Topluma Kazandırılması”, Sokak Çocukları Paneli, Sanayi Odası Vakfı Yayınları, İstanbul.

Tiryakioğlu, Bilgin, (2002), “Uluslararası Hukukta Çocuğun Korunması ve Kanunlar İhtilafı”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.

UNICEF, (1999), “UNICEF-Adalet Bakanlığı”, Çocukların Yargılanması ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Semineri”, Adalet Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Yavuzer, Haluk, (1996), Çocuk ve Suç, Remzi Kitapevi, 8 nci Basım, İstanbul.

Yılmaz, Halil, (1998), “Çocukların Korunmasına İlişkin Türk Mevzuatı”, İkinci Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu, Kuban Matbaası, Ankara.

9/11/2008

100 Soruda Sosyal Güvenlik (2)

SORU 53: Malul kız çocuklarının aylıkları evlenmeleri halinde kesilecek mi?

Gerek kız, gerekse erkek malul çocukların aylıkları evlenmeleri halinde kesilmeyecek, ancak, çalışmaları, kendi çalışmalarından dolayı gelir/aylık almaları veya maluliyet hallerini yitirmeleri durumunda aylıkları kesilecektir.

SORU 54: Emekli Sandığından aylık almakta iken evlenen kız yetimlerin aylıktan çıkması durumunda diğer aylık alanların aylıkları yükseltilecek mi?

Evet, bu kanundan önce Emekli Sandığı Kanununa göre bağlanmış aylıklar hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağından Emekli Sandığından aylık almakta iken evlenen kız yetimlerin aylıktan çıkması durumunda diğer aylık alanların aylıkları yükseltilecektir.

SORU 55: Yetim kız çocuklarına aylıklarının 24 katı tutarındaki evlilik yardımı yarıya mı düşürülmektedir?

Hayır, sadece daha önce eş ve kız çocuklara ( Emekli Sandığı Kanununa göre anaya da ) verilen evlenme yardımının  bundan sonra sadece yetim kız çocuklarına verilmesi hükmü getirilmiştir. Diğer taraftan Emekli Sandığı Kanununda almakta olunan aylığın 1 yıllı tutarında hesap edilmekte olan bu yardım bu Yasayla 24 ay tutarına yükseltilmektedir.

SORU 56: Evlenme ödeneği hangi miktar üzerinden ve kimlere verilecektir ?

Bu Kanun uyarınca, evlenme ödeneği yetim kız çocuklarına almakta oldukları aylıkların 24 aylık tutarı miktarında ödenecektir.

SORU 57: Yeni Yasaya göre sigortalının anne ve babasına hangi şartlarla ölüm aylığı bağlanacaktır? Bir hak kaybı söz konusu mu?

Yeni düzenleme ile ölen sigortalıdan dolayı ana ve babalara aylık bağlanması için eş ve çocuklardan artan hisse bulunması, her türlü gelirlerinin asgari ücretin net tutarından az olması ve gelir/aylık almaması şartları getirilmiştir. Ana ve babanın 65 yaşın üstünde olması halinde artan hisse koşulu aranmayacaktır. Mevcut uygulamada, SSK sigortalılarının ana ve babalarına ölüm aylığı bağlanabilmesi için sigortalının öldüğü tarihte eş ve çocuklardan artan hisse bulunması  koşulu aranmakta idi. Yeni düzenleme ile artan hissenin sonradan oluşması  halinde de ana ve babaya aylık bağlanması imkanı getirilmiştir.

SORU 58: Kanun şehitlerin anne ve babalarına aylık bağlanmasına ilişkin şartlarda herhangi bir değişiklik getiriyor mu?

Emekli Sandığı Kanunundaki şehit anne ve babalarına aylık bağlama koşulları aynen korunduğundan herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.

SORU 59: Görevli olduğum bir sırada geçirmiş olduğum bir kazadan dolayı malul olarak görevimden ayrıldım. Emekli Sandığı vazife malullüğüm kabul edilmedi. Bu Kanun bana bir hak getiriyor mu?

Hayır, bu Kanun geçmişteki vazife malullüğü durumlarını değiştirecek herhangi bir düzenleme getirmemektedir.

SORU 60: Malullük aylığı bağlanabilmesi için hangi şartlar aranmaktadır ?

Devredilen üç sosyal güvenlik SGK.unun norm ve standart birliği gözetilerek 10 yıl sigortalılık ve 1800 gün şartı ile malullük aylığı bağlanması, sigortalı, başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malul ise 1800 gün prim ödemiş olması şartıyla malullük aylığına hak kazanması öngörülmüştür.

SORU 61: Devlet memurlarında da maluliyet için sigortalılar gibi  % 60 oranında çalışma gücü kaybı mı aranacak?

Hayır, devlet memurları vazifelerini yapamayacak şekilde meslekte kazanma gücünü kaybetmiş olmaları  halinde de malul sayılacaklardır.

SORU 62: Malulen emekliye ayrılmak suretiyle görevimden ayrıldım. Ancak hizmet sürem 10 yılı doldurmadığı için tarafıma aylık bağlanmayıp toptan ödeme yapılmıştı. Bu Kanun bana bir hak getiriyor mu?

Bu Kanuna göre malullük sebebiyle emekli aylığı bağlanabilmesi “ En az on yıldan beri sigortalı bulunup, toplam olarak 1800 gün ( 5 yıl ) veya başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malûl olan sigortalılar için ise sigortalılık süresi aranmaksızın 1800 ( 5 yıl )  malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olması” şartına bağlanmıştır. Eğer durumunuz bu kapsama giriyorsa ve görevinizden ayrıldıktan sonra herhangi bir sigortalılık hâline tabi olarak çalışmamış iseniz ya da borçlanacağınız  ya da ihya edeceğiniz hizmetleri ile birlikte prim ödeme gün sayısı bakımından Kanun hükümlerine göre malullük aylığına hak kazanmanız halinde tarafınıza malullük aylığı bağlanabilecektir.

SORU 63: Memuriyet görevime sakatlık kontenjanından atanmadığım için özürlülere ilişkin haklardan yararlanamıyordum. Yeni yasa bu konuda bir kolaylık getiriyor mu?

Evet. Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce iştirakçi olanlardan, göreve  başlamadan önce alınmış, en az % 40 oranında özürlü olduklarını gösterir sağlık kurulu raporu bulunanlar ile en az yüzde 40 oranında doğuştan özürlü olduklarını belgeleyenler yeni düzenleme ile 15 yıl hizmet ile yaşlılık aylığından yararlanacaklardır.

SORU 64: %  55 oranında sakatım ve halen vergi indiriminden yararlanmak suretiyle sigortalı olarak çalışıyorum. Yeni kanunla benim emekli olma şartlarım değişiyor mu?

Yeni Kanunda; Kanunun yürürlük tarihinden önce sigortalı olanlardan, sakatlığı nedeniyle vergi indiriminden yararlananların emekli olma şartlarında herhangi bir değişiklik yapılmamış ve müktesep haklar korunmuştur.

SORU 65:  Özürlü sigortalılara yaşlılık aylığı bağlanmasının şartları ağırlaştırılmakta mıdır?

Özürlü sigortalılara yaşlılık aylığı bağlanmasının şartlarının ağırlaştırılmasının söz konusu olmayıp kolaylaştırılmaktadır.  506 sayılı Kanunun 60 ıncı maddesine göre birinci derece sakatlığı olanlar 15 yıl sigortalılık süresi 3600 gün, ikinci derece sakatlığı olanlar 18 yıl sigortalılık süresi 4000 gün, üçüncü derece sakatlığı olanlar 20 yıl sigortalılık süresi 4400 gün şartlarını yerine getirmeleri halinde yaşlılık aylığından yararlanmakta iken,  5510 sayılı Kanunla çalışma gücündeki kayıp oranı %50 ila %59 arasında olanlar 16 yıl sigortalılık süresi 4320 gün, %40 ila %49 arasında olduğu anlaşılan sigortalılar 18 yıl 4680 gün şartlarını yerine getirmeleri halinde kendilerine yaşlılık aylığı bağlanacaktır. Ayrıca yeni düzenleme ile çalışma gücündeki kayıp oranına bağlı olarak aylık bağlanması öngörülmüş olup, bu da sigortalıların lehine bir düzenlemedir.

SORU 66: Özürlü olduğum halde, özürlülerle ilgili mevzuat dahilinde atamam yapılmadığı için özürlülere tanınan erken emeklilik hakkından yararlanamıyordum. Bu Kanun bana bir hak getiriyor mu?

Evet, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak çalışmaya başlamış olup, çalışmaya başlamadan önce ilgili mevzuatına göre alınmış ve en az % 40 oranında özürlü olduklarını gösterir sağlık kurulu raporu bulunanlar ile en az % 40 oranında doğuştan özürlü olduklarını belgeleyenlerden aylık talep tarihinde devlet memuru olarak çalışmaya devam edenlere; en az 15 yıl hizmetleri bulunması halinde emekli aylığı bağlanabilecektir.

SORU 67: Sağlam olarak devlet memuriyetine girdikten sonra sakatlandım. Ancak özürlülere tanınan erken emeklilik hakkından yararlanamıyorum. Bu Kanun bana bir hak getiriyor mu?

Evet, Devlet memurlarından çalışmaya başladıktan sonra sakatlanmış olanların bu Kanundan sonra, SGK.ca yetkilendirilen sağlık hizmet sunucularının sağlık kurullarınca usulüne uygun düzenlenecek raporlar ve dayanağı tıbbî belgelerin incelenmesi sonucu, SGK. Sağlık Kurulunca çalışma gücündeki kayıp oranının;      a) % 50 ilâ % 59 arasında olduğu anlaşılması ve 16 yıl hizmetinin bulunması,     b) % 40 ilâ % 49 arasında olduğu anlaşılması ve 18 yıl hizmetinin bulunması   halinde kendilerine Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre  aylık bağlanabilecektir.

SORU 68: Emniyet Hizmetleri Sınıfında çalışmaya devam ediyorum.  Polis akademisinde geçen sürelerimin emekliliğime sayılması mümkün mü?

Evet, ilk defa bu Kanunla, Emniyet Hizmetleri Sınıfında Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında çalışmakta olanların, Polis Akademisinde geçen başarılı eğitim sürelerini borçlanmak suretiyle hizmetlerine ilave ettirmeleri imkanı getirilmiştir.

SORU 69: Halen Astsubay olarak görev yapmaktayım. Göreve başlamadan önce yüksekokulda geçen sürelerim var bunları emekliliğime saydırabilir miyim?

Evet, ilk defa bu Kanunla; Kanunun yürürlüğe girmesinden önce üniversitelerin çeşitli fakülte, yüksek okul veya meslek yüksek okullarında kendi hesabına öğrenim yaptıktan sonra muvazzaf astsubay nasbedilenlerin sözü edilen okullarda geçen başarılı öğrenim sürelerini  borçlanmak suretiyle hizmetlerine ilave ettirmeleri imkanı getirilmiştir.

SORU 70: Bu Kanundan sonra  malûl çocuğu bulunan kadınlara emeklilik yönünden bazı kolaylıklar sağlandığı söyleniyor doğru mudur?

Evet, Bu Kanunla ilk defa; emeklilik veya yaşlılık aylığı bağlanması talebinde bulunan kadın sigortalılardan başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malûl çocuğu bulunanların, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra geçen prim ödeme gün sayılarının dörtte birinin prim ödeme gün sayıları toplamına eklenmesi ve eklenen bu sürelerin emeklilik yaş hadlerinden de indirilmesi uygulaması getirilmiştir. Bu suretle kendilerine daha erken emekli olma imkanı sağlanmıştır.

SORU 71: Hizmet yetersizliği sebebiyle 5434 sayılı Kanun uyarınca kendilerine veya hak sahiplerine  aylık bağlanamayanlara, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra  borçlanma yapmak suretiyle aylık bağlanabilir mi?

5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 2008 yılı Ekim ayı başından önce kamu idarelerindeki görevlerinden ayrılanlardan, ayrıldıkları tarihte 5434 sayılı Kanunun ilgili hükümlerine göre malullük veya emekli aylığı bağlanabilmesi için yeterli hizmet süresi bulunmayan ve görevden ayrıldıktan sonra herhangi bir sigortalılık haline tabi olarak çalışmamış olanların, 2008 yılı Ekim ayı başından önce ölenlerin 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre, yeterli hizmet süresi bulunmadığı için aylık bağlanamamış olan dul ve yetimlerinin borçlanacakları hizmetleri ile birlikte prim ödeme gün sayısı bakımından Kanun hükümlerine göre aylığa hak kazanmaları ve müracaatları halinde, borçlanma işlemleri bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanuna göre hesap edilerek, kendilerine ödemenin yapıldığı tarihi takip eden ay başından itibaren 5434 sayılı Kanun hükümleri uyarınca aylık bağlanacaktır

SORU 72: Belediye başkanlığı yapmış SSK emeklisiyim. Bu Kanunla Emekli Sandığından emekli olan belediye başkanları gibi tazminat alabilecek miyim.

Kanunun yürürlük tarihinden önce, seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olanlardan, Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı Kanunun ek 68 inci maddesine göre makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı ödenenler hariç olmak üzere; Sosyal güvenlik kanunlarına göre emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta olanlardan; 5434 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırılan 39 uncu maddesine göre aylık bağlanması şartlarını haiz olanlara, Kanunun yürürlük tarihinden itibaren, haiz olmayanlara ise bu şartları haiz oldukları tarihten itibaren 5434 sayılı Kanunun Kanunla yürürlükten kaldırılan ek 68 inci maddesinde belirtilen şartlar da dikkate alınarak, emsali belediye başkanının almakta olduğu makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı tutarı, almakta oldukları emeklilik veya yaşlılık aylıklarına ilave edilmek suretiyle ödenecektir.

SORU 73: Hiç çalışmam yok.  İsteğe bağlı sigortalı olabilir miyim?  Sağlık hizmetlerinden yararlanabilir miyim?

Yeni düzenleme ile Türkiye'de yasal olarak ikamet edenlerden 18 yaşını dolduran ve talepte bulunanlar isteğe bağlı sigortalı olabilecektir. İsteğe bağlı sigortalı olmak için SSK’da aranan 1080 gün  ile Emekli Sandığında aranan 10 yıllık hizmet süresi şartları kaldırılmış ve bunlara genel sağlık sigortası primi ödemeleri suretiyle sağlık hizmetlerinden yararlanma imkanı getirilmiştir.

SORU 74: Kısmi süreli çalışıyorum. Eksik sürelerimi isteğe bağlı ödeyebilir miyim?

Yapılan yeni düzenleme ile 30 günden az süreli işlerde çalışanlara eksik sürelerini isteğe bağlı sigortalı olarak tamamlamaları imkanı getirilmiştir. 

SORU 75:  Bu Kanuna göre devlet memuru olarak isteğe bağlı iştirakçilik hakkım kaldırılıyor mu? Artık isteğe bağlı iştirakçilik Bağ- Kur kapsamında mı değerlendirilecek?

5510 sayılı Kanunun Geçici 4. maddesi uyarınca;  5434 sayılı Kanuna göre iştirakçi iken gerek 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce gerekse yürürlüğe girdiği tarihten sonra görevinden ayrılanlar ile bunlardan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra devlet memuru olarak yeniden çalışmaya başlayanlardan, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ve diğer personel kanunları ile kendi kuruluş kanunlarına göre Emekli Sandığı iştirakçisi olarak en az 10 yıl çalıştıktan sonra görevinden istifaen ayrılmış olanlar ya da müstafi sayılanlar görevlerinden ayrıldıkları tarihten itibaren 6 ay içinde yazılı olarak müracaat etmeleri halinde eskiden olduğu gibi isteğe bağlı iştirakçilikleri sağlanacak ve bu süreler 4 / ( c ) kapsamında (memuriyet hizmeti gibi) değerlendirilecektir.

SORU 76:  Bu Kanunla yurtdışında geçen sürelerin borçlandırılması ile ilgili bir değişiklik getirildi mi?

3201 sayılı Kanunda yapılan değişiklikle, l8 yaşını doldurmuş Türk Vatandaşlarının Türk Vatandaşı olarak yurt dışında geçen ve belgelendirilen sigortalılık süreleri ile bu sürelerin arasında veya sonunda her birinde bir yıla kadar olan işsizlik süreleri ve yurt dışında ev kadını olarak geçen süreleri borçlanma kapsamına alınmıştır. Yurtdışında geçen hizmet sürelerini borçlanmak isteyenler, Türkiye’de son defa; Sosyal Güvenlik SGK.una tabi çalışmaları varsa borçlanma işlemleri  SGK.umuzca,  506 sayılı Kanunun geçici 20’nci maddesine tabi sandıklardan birine tabi çalışması varsa borçlanma işlemleri ilgili sandıkça sonuçlandırılacaktır. Ayrıca, Türkiye’de herhangi bir Sosyal Güvenlik SGK.una tabi çalışması bulunmayanların yurtdışında geçen sigortalı süreleri ile ev kadınlığında geçen sürelerinin borçlanma işlemleri de SGK.umuzca yapılacaktır. Kendilerine veya hak sahiplerine sosyal güvenlik sözleşmesi uygulanmak suretiyle kısmi aylık bağlanmış olanların borçlanma işlemleri aylığı bağlayan SGK.un bu Kanundaki sigortalılık statüsüne göre sonuçlandırılacaktır. SGK.umuzca yapılacak yurtdışı hizmet borçlanma talepleri için,Son defa  Sosyal Sigortalar SGK.una veya  Bağ-Kur’ a tabi çalışması olanlar, yada Türkiye’de hiç çalışması olmayanlar veya yurtdışında ev kadınlığında geçen süreleri bulunanlar Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü Yurtdışı Borçlanma ve Tahsis İşlemler Daire Başkanlığı veya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüklerine Daha önce 5434 sayılı Kanun kapsamında çalışmış ise Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü Kamu Görevlileri Emeklilik İşlemleri Daire Başkanlığı’na başvuracaklardır.

SORU 77:  5510 sayılı Kanuna göre Kamu görevlilerinin tescil işlemleri nasıl yapılacaktır?

5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında çalışmaya başlayanlar (kamu görevlileri) göreve başladıkları tarihten itibaren sigortalı sayılacaklar ve bu tarihlerden itibaren on beş gün içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile SGK.a “e-sigorta” yoluyla bildirimleri yapılacaktır.

SORU 78:  5510 sayılı Kanun uyarınca Kamu görevlilerinin sigortalılıkları ne zaman sona erecek ve bildirim işlemi nasıl yapılacaktır?

5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı sayılanların sigortalılıkları; 1) Ölüm halinde veya aylık bağlanmasını gerektiren hallerde, görev aylıklarının kesildiği tarihi takip eden aybaşından,  2) 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunun 40 ıncı maddesinde belirtilen yaş hadleri ile sıhhi izin sürelerinin doldurulması halinde ise bu süre ve hadlerin doldurulduğu tarihleri takip eden aybaşından,  3) Diğer hallerde ise görevden ayrıldıkları tarihten,  itibaren sona erecek ve haklarında hazırlanacak sigortalı işten ayrılış bildirgesi, sigortalılığın sona ermesini takip eden on gün içinde düzenlenerek kamu idarelerince “ e-Sigorta” yolu ile SGK.a bildirilecektir. Yer değiştirme suretiyle bir SGK.dan diğer bir SGK.a nakledilenler hakkında sigortalı işten ayrılış bildirgesi ile gerekli bildirimler yapılır. Bu sigortalıların, malullük veya yaşlılık aylığı bağlanması taleplerinde SGK.larınca emekliye sevk onayı, ölüm halinde (tahsis taleplerinde) ise sigortalı işten ayrılış bildirgesi gönderilmesi yeterlidir.

SORU 79: 5510 sayılı Kanundan sonra ilk defa kamu görevlisi olacaklar hangi sürelerini borçlanabilirler ?

5510 Sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi uyarınca ilk kez kamu  görevlisi olarak sigortalı olacaklar; a)Er veya erbaş olarak silah altında veya yedek subay okulunda geçen sürelerini, b) Personel mevzuatlarına göre aylıksız izinde geçen  sürelerini, c) Sigortalı olmaksızın doktora öğreniminde veya tıpta uzmanlık için, yurt içinde veya yurt dışında geçirdikleri normal doktora veya uzmanlık öğreniminde geçen sürelerini, ç) Sigortalı olmaksızın avukatlık stajını yapanların (bitirenlerin) normal stajda geçen sürelerini, d) Hekimler fahri asistanlıkta geçen sürelerini, e) Seçim kanunları gereğince görevlerinden istifa edenlerin, istifa ettikleri tarih ile seçimin yapıldığı tarihi takip eden aybaşına kadar açıkta geçirdikleri sürelerini, f) Fakülte veya yüksek okullarda kendi hesabına okuduktan sonra subay veya astsubaylığa nasp edilen veya yedek subaylık hizmetini takiben subaylığa geçirilenler ile fakülte ve yüksekokullarda kendi hesabına okuduktan sonra, komiser yardımcısı veya polis memuru olarak atananlar başarılı öğrenim sürelerini borçlanabilirler.

SORU 80: Sigortalıyım ve halen itibari hizmet kapsamındaki bir işte çalışıyorum.  Bu yasa hakkımı elimden alıyor mu?

Kanunla SSK’lılar için halen uygulanmakta olan itibari hizmet süresi uygulamasına son verilerek, fiili hizmet süresi zammı uygulamasına geçilmiştir.  Yeni düzenleme ile sigortalıların Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar  itibari hizmet süresi kapsamında geçen süreleri mevcut kanunlar doğrultusunda 3600 gün koşulu aranmaksızın emeklilik haklarına yansıtılacaktır. Kanunun yürürlük tarihinden sonra ise, çalışılan işin fiili hizmet süresi zammı kapsamındaki bir iş olması halinde, sigortalılar fiili hizmet süresi zammından yararlandırılacaklardır.

SORU 81: Fiili hizmet zammı kapsamı niçin değiştirilmektedir ?

Fiili hizmet süresi zammı kapsamındaki işler; ağır, riskli ve sağlığa zararlı olup, çalışanları fiziki, ruhi ve fizyolojik bakımdan olumsuz yönde etkileyen, dolayısıyla bu işlerde çalışanları diğer çalışanlara göre daha fazla yıprattığı için ömürlerini kısaltan işlerdir. Mevcut uygulamada kapsam içerisinde bulunan bazı işler, teknolojideki gelişmeler ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi nedeniyle zamanla yıpratıcı olmaktan çıktığı halde, bu işlerde çalışanlara hala fazladan hizmet ilavesi yapılması, diğer kesimlerde çalışanlar aleyhine bir adaletsizlik oluşturmaya başlamıştır. Bu olumsuzlukların ortadan kaldırılması amacıyla, Yeni düzenlemede; bu kapsamdaki işler belirlenirken; Avrupa Birliği ve gelişmiş ülke uygulamaları esas alınarak iş sağlığı, iş güvenliği ve teknolojik gelişmeler incelenmiş ve işyerlerinde her türlü tedbir alınmasına rağmen yaptıkları işler dolayısıyla çalışanlarının yaşam beklentisi ülke ortalamasının altında kalan iş kolları için bu uygulamanın yapılması benimsenmiştir. Bu bakımdan, bazı iş ve işyerlerinin fiili hizmet süresi zammı kapsamından çıkarıldığı hususu doğrudur.

SORU 82: Sağlık hizmetlerinden yararlanmam için şartlar nelerdir?

Mevcut uygulamada  sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için  SSK sigortalılarının kendisine 90 gün, bakmakla yükümlü oldukları kişilere 120 gün,  Bağ-Kur sigortalıları için 240 gün hastalık sigortasından prim ödeme şartı, yeni düzenleme ile  30 güne indirilmiştir.

SORU 83: Sağlik hizmetlerinin özelleştirileceği ve  ücretlendirileceği söyleniyor. Sağlık hizmeti paralı mı olacak?

Sağlık hizmetleri paralı hale getirilmemektedir. 15 haziran 2007 tarihinden önce Bağ-Kur ve SSK’lılar özel hastanelerden kısıtlı olarak yararlanmaktaydılar. 15 haziran 2007 sonrasında Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığı mensupları eşit olarak özel hastanelerden yararlanmaya başladılar.  Bu Kanunda sigortalılar esas itibariyle herhangi bir ücret ödemeden sözleşmeli sağlık kuruluşlarından yararlanabileceklerdir. Ancak; Kamu sağlık kuruluşları standart hizmetler dışında kalan otelcilik hizmeti ve öğretim üyesi ücreti için ilave ücret alabileceklerdir.  Sözleşmeli özel sağlık kuruluşları ve vakıf üniversitelerinin alabileceği ilave ücretlerin tavanını Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonunca belirlenen sağlık hizmet bedellerinin bir katına kadar olmak üzere Bakanlar Kurulu belirleyecek, SGK. da bu sınır içinde yeni bir tavan belirleyebilecektir. SGK., ilave ücret alınmayacak sağlık hizmetlerini belirleyebilecektir. (Yoğun Bakım, Göz Hastalıkları, Kalp ameliyat ve girişimleri vb) Mevcut uygulamada sağlık tesisleri, hastanın veya yakınının önceden yazılı onaylarını almak kaydıyla tavanı olmayan ilave ücret talep edebilmekteyken Kanun ile bu tavan %30 ile sınırlanmıştır. Sağlık tesislerinin mutlak %30 ilave ücret almaları şartı da bulunmamaktadır. Bugün olduğu gibi birçok sağlık tesisi hiç ilave ücret almadan hastaları tedavi edeceklerdir. Kamu sağlık kuruluşlarınca herhangi bir ilave ücret ödemeden sağlık hizmeti vereceklerdir.

SORU 84: Bağ-kur’luyum. Borcum olduğunda sağlık hizmeti alabilecek miyim?

Mevcut uygulamada, prim borcunuzun olması halinde sağlık hizmetinden kendiniz ve bakmakla yükümlü olduğunuz kişiler yararlanamamaktadır.  Yapılan düzenleme ile 60 günlük borcunuzun olması sağlık hizmeti almanıza engel teşkil etmemektedir. Primlerin ödeme süresi ile ilgili yapılan düzenleme sebebiyle 3 aya varan süre içerisinde kendiniz ve bakmakla yükümlü olduğunuz kişilerin sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri mümkündür. Ayrıca, 18 yaşından küçük çocuklarınız borcunuzla bağlantılı olmaksızın sağlık hizmetlerinden yararlandırılacaktır.

SORU 85: Sağlık hizmetlerinden hangilerine katılım payı ödeyeceğim?

Yeni düzenleme ile mevcut uygulamaya paralel olarak; ayakta tedavilerde hekim ve diş hekimi muayenesinde, ortez, protez, iyileştirme araç ve gereçleri ile ayakta tedavide sağlanan ilaçlardan  katılım payı alınması öngörülmüştür.

SORU 86: İşsizim ve hiçbir yerden gelirim yok. Yasa çıktığında sağlık hizmetinden yararlanabilecek miyim?

Yeni düzenleme ile aile içinde kişi başı geliri asgari ücretin üçte birinden az olması nedeniyle genel sağlık sigortası primini ödeme gücü olmayan vatandaşlarımızın primleri Devlet tarafından karşılanmak suretiyle sağlık hizmetlerinden yararlandırılmaları sağlanmaktadır.

SORU  87: Her türlü sağlık kuruluşuna gidebilecek miyim?

Sigortalılar sözleşmeli kamu ve özel sağlık hizmeti sunucularından istediklerine müracaat edebileceklerdir. Kaldı ki acil hallerde sözleşmesiz sağlık kuruluşlarına da gidilebilecektir.

SORU 88: 18 yaşından küçük olan herkes genel sağlık sigortası kapsamına alınacak mı?

Evet, 18 yaşından küçük çocuklar,  anne veya babalarının sigortalı olup olmadığına bakılmaksızın genel sağlık sigortası kapsamında olacaklar ve sağlık yardımlarından yararlanacaklardır.

SORU 89: Sigortalının 25 yaşını doldurmuş kız çocukları anne veya babalarından dolayı sağlık hizmetlerinden yararlanabilecek mi ?

Yeni düzenleme ile sağlık sigortası bakımından  bakmakla yükümlü olunan çocukların en fazla 25 yaşına kadar bu haklardan yararlanacağı öngörülmekle birlikte, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte sağlık yardımlarına müstahak olanların durumlarında değişiklik olana kadar mevcut haklarının verilmesine devam edilecektir. Ayrıca, kız çocukları isteğe bağlı sigorta kapsamında sağlık primlerini ödeyebileceği gibi prim ödeme gücünden yoksun iseler 60 ıncı madde kapsamında primleri devlet tarafından ödenerek sağlık yardımlarından yararlanmaları mümkün bulunmaktadır.

SORU 90: Protez, iyileştirme araç ve gereçleri için  ödeme yapacak mıyım

Mevcut uygulamada sigortalılardan protez, ortez, iyileştirme araç ve gereçleri için belli miktarlarda katılım payı alınmaktadır. Yeni düzenleme ile bu konuda genel anlamda herhangi bir değişiklik yapılmamış olup, söz konusu hizmetlerden katılım payı alınmaya devam edilecektir.         Yapılan düzenlemede, 3713 sayılı Kanuna göre aylık bağlanmış malûller ile aynı Kanun kapsamına giren olaylar sebebiyle vazife malûllüğü aylığı alan er ve erbaşların sağlık kurulu raporuyla ihtiyaç duydukları her türlü ortez/protez ve diğer iyileştirici araç/gereçler için herhangi bir katılım payı veya fark alınmaksızın ve kısıtlama getirilmeksizin karşılanması yönünde düzenleme yapılmıştır.

SORU 91: İsteğe bağlı sigortaya devam eden kadın sigortalı eşinden dolayı sağlık yardımından yararlanamayacak mı?

Mevcut uygulamada, isteğe bağlı sigortalıların sağlık yardımlarından yararlanamamaları önemli bir eksiklikti. Yeni düzenlemeyle isteğe bağlı sigortalılara sağlık primi ödemek koşuluyla sağlık hizmetinden yararlanma hakkı getirildiğinden, kendi sigortalılığı sebebiyle sağlık hizmetinden yararlanacak isteğe bağlı sigortalıların, eşlerinden dolayı sağlık hizmeti almalarına gerek kalmayacaktır

SORU 92: İşsizlik ödeneği almaktayım. Genel sağlık sigortası beni kapsama alıyor mu? Primlerimi nasıl ödeyeceğim.

İşsizlik ödeneği alanlar da genel sağlık sigortası kapsamında olup, sağlık sigortası primleri Türkiye İş SGK.u tarafından ödenecektir.

SORU 93:  Primini ödemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacaklar mı?

Prim ödeme yükümlüsü olduğu halde sağlık hizmeti sunucusuna başvurduğu tarih itibariyle 60 günden daha az prim borcu bulunanların sağlık hizmetlerinden yararlanmaması söz konusu değildir. Ayrıca, 18 yaşını doldurmamış olan kişiler, tıbben başkasının bakımına muhtaç olan kişiler, acil haller, iş kazası ile meslek hastalığı halleri, bildirimi zorunlu bulaşıcı hastalıklar, koruyucu hekimlik hizmetlerinde, analık hallerinde, afet ve savaşta ve grev ve lokavt durumlarında prim borcuna ve prim ödeme gün sayısına bakılmaksızın tedavileri sağlanmaktadır.

SORU 94: Prim borcu olan esnaf ve sanatkarlar ile ailelerinin sağlık yardımından yararlanabilecekler mi ?

1479 sayılı Kanunda esnaf ve sanatkarlar ile ailelerinin sağlık yardımlarından yararlanmaları için hiç prim borcu olmaması gerekmekte iken tasarı ile prim ödeme yükümlülükleri, takip eden aydan başlatılmak ve 1 ay prim borcunu aksatmaları durumunda dahi sağlık yardımlarından yararlanma imkanı getirilmiştir. 

SORU 95: İşsizlik sigortasından yararlananlar sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası kapsamına alınacak mı ?

Mevcut uygulamada işsizlik ödeneği ödenen sürelerde sigortalılar hastalık sigortası yardımlarından yararlanmaktadırlar. Kanunda işsizlik ödeneği ödenen sigortalılar genel sağlık sigortalısı sayılmakta ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişiler de genel sağlık sigortası yardımlarından yararlanabilme imkanına kavuşmaktadırlar.

SORU 96: Sağlık hizmetleri için ek ücret alınacak mı ?

Genel sağlık sigortasında sigortalılar esas itibariyle herhangi bir ücret ödemeden sözleşmeli sağlık kuruluşlarından yararlanabileceklerdir. Ancak; kamu sağlık kuruluşları standart hizmetler dışında kalan otelcilik hizmeti ve öğretim üyesi ücreti için ilave ücret alabileceklerdir. Sözleşmeli özel sağlık kuruluşları ise belirlenen sınır dahilinde ilave ücret alabileceklerdir.  Acil hallerde sözleşmesiz sağlık kuruluşlarına yapılan müracaatlarda, tedavi bedelleri SGK.ca karşılanacaktır. Bu durumda, sözleşmeli ve sözleşmesiz sağlık kuruluşları ilave ücret alamayacaklardır

SORU 97: Bugün işsiz kalan bir sigortalı 6 ay süreyle ücretsiz tedavi olabiliyordu. Şimdi bu hak ellerinden mi alınıyor?

Genel sağlık sigortasının yaşama geçirilmesi ile hiçbir birey genel sağlık sigortası kapsamından çıkamayacaklardır. Sadece başka bir kapsamda genel sağlık sigortalısı olacaklardır. Prim ödeme gücü olmayanların primleri devlet tarafından karşılanacaktır. Ayrıca yapılan düzenleme ile; sigortalılık niteliğini kaybettiği tarihten itibaren son bir yıl içinde 90 gün prim ödeme gün sayısı olan kişilere, sonrasındaki genel sağlık sigortalılığından kaynaklanan prim borcu olup olmadığına bakılmaksızın 90 gün genel sağlık sigortası yardımlarından yararlanmaları sağlanacaktır.

SORU 98- Emekli Bağ-Kur’luların maaşlarından 10 yıl süreyle % 10 oranında genel sağlık sigortası primi mi kesilecek?

1986 yılından bu yana kendi nam ve hesabına çalışan sigortalılardan, aktif sigortalılık döneminde 10 yıldan daha az süreyle sağlık sigortası primi ödeyerek emekli olanların, sağlık sigortası primi ödeme süresini 10 yıla tamamlayacak şekilde aylıklarından % 10 oranında kesinti yapılmaktadır. Bu uygulama aktif sigortalılık döneminde 10 yıl sağlık sigortası primi ödemiş olanları kapsamamakta, dolayısıyla bunların aylıklarından herhangi bir kesinti de yapılmamaktadır. Bu Kanunla da mevcut uygulamanın devamı öngörülmüştür.

SORU 99: Yeşil kartlılar kanun yürürlüğe girdikten sonra sağlık hizmetlerinden faydalanmaya devam edecekler mi?

Yeşil kartlılar Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 2 yıl süreyle sağlık hizmetlerinden faydalanacaklar,  2 yılın sonunda ise  primleri devlet tarafından ödenmek suretiyle genel sağlık sigortasından yararlanmaya  devam edeceklerdir.

SORU 100: Yeşil kart hangi kritere göre verilecektir?

Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinin (1) numaralı alt bendi uyarınca, aile içindeki gelirin kişi başına düşen aylık tutarı brüt asgari ücretin 1/3’ünden az olan vatandaşımız genel sağlık sigortası kapsamında bulunmaktadır. 3816 sayılı Kanunda net asgari ücretin 1/3’ü esas alınırken Kanunda vatandaşlarımızın lehine olarak brüt asgari ücretin 1/3’ünün esas alınması öngörülmüştür.

8/11/2008

100 Soruda Sosyal Güvenlik (Yeni Yasaya göre) (1)

SORU 1: Yeni Kanunda Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçeleri dikkate alındı mı?  

Anayasa Mahkemesi iptal kararı doğrultusunda, Kanunda; memur ve diğer kamu görevlilerinin diğer sigortalılarla ortak yönleri aynı, statü farklılıklarına ilişkin durumları ise 5434 sayılı Kanundaki hükümlere uygun bir şekilde ayrı maddelerde düzenlenmiştir. Kanunun yürürlük tarihinden sonra  göreve başlayan kamu görevlileriyle ilgili hükümler, olmazsa olmaz bazı farklılıklar dışında diğer sigortalılarla paralel bir şekilde tanzim edilmiş böylelikle norm ve standart birliği sağlanmaya çalışılmıştır. Reformun ana parametrelerinden biri olan ve prime esas kazançların güncellenmesinde kullanılan güncelleme katsayısı Anayasa Mahkemesinin iptal kararı doğrultusunda sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla gelişme hızının (GH) % 30’u dikkate alınmak suretiyle yeniden belirlenmiştir. Buna göre, güncelleme katsayısı TÜFE+%30 GH +1 formülünden oluşmaktadır. Güncelleme katsayısı belirlenirken, emeğin GH içindeki payının ortalaması olan %26,3 oranının üzerinde refah payı da dikkate alındığından, aylıklarda herhangi bir kayıp meydana gelmeyecektir. Sigortalılar arasında mevcut uygulamada görülen eşitsizlikler bu Kanun ile önemli ölçüde ortadan kaldırılmaktadır.

SORU 2: Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile “ Sosyal Devlet” ilkesi terk mi ediliyor?

Sosyal güvenlik harcamaları sürdürülebilir olduğu sürece sosyal devlet ilkesine uygun düzenlemelerden bahsedilebilir. Reform ihtiyacını doğuran sıkıntı; sosyal güvenlik sistemimizdeki çarpıklıklar nedeniyle giderek artan ve makro ekonomik denge üzerinde olumsuz etki yapan sosyal güvenlik açıklarının sürdürülebilir olmaktan çıkmasıdır.  Kanunla sosyal devlet ilkesi terk edilmemiş, bilakis sosyal devletin gereği olarak bu Kanun yapılmıştır. Şöyle ki; Kanunla ilk defa devletin sosyal güvenlik sistemine doğrudan prim katkısı yapması öngörülmekte, Kadınların ev hizmetleri sosyal güvenlik kapsamına alındığı gibi isteğe bağlı sigorta şartları da büyük ölçüde kolaylaştırılmakta, Herkes genel sağlık sigortası kapsamına alınmaktadır.

SORU 3: Kanunla aktif- pasif dengesini sağlamaya yönelik düzenlemeler var mı?

Kanunda SGK.un aktüeryal dengesini olumlu yönde etkileyecek olan kayıt dışı çalışma ve kayıt dışı bildirime ilişkin önemli düzenlemeler bulunmaktadır. Aktif-pasif dengesinin sağlanmasına yönelik olarak; sigortalıların prime esas kazançlarının büyük bir kısmı prim kesintisine tabi kılınmıştır. Prime tabi tutulmayan kazançlar tek tek sayılmış ve sınırlandırılmıştır. Sigortalılığın kapsamı genişletilmiş, sigortalı sayılmayanların kapsamı daraltılmıştır. Böylelikle prim ödeyecek sigortalıların sayılarının arttırılması yoluna gidilmiştir.  Ücretlerin banka kanalıyla ödenmesi, kamu SGK. ve kuruluşları ile bankalardan bilgi akışı sağlanması, kayıtdışı istihdamı engellemeye yönelik Kanunda öngörülen yaptırımların ağırlaştırılması gibi uygulamalar aktif-pasif dengesini sağlamaya yöneliktir. Diğer taraftan tasarı sigortalıların daha uzun süre sistemde kalmalarını teşvik etmekte ve prim matrahlarını genişletmesi itibariyle, gelir ve aylıkların azalması gibi bir sonuç da ortaya çıkarmamaktadır

SORU 4: Sosyal güvenlik sistemimizin kapsamı bu Kanunla daha mı genişlemektedir?

Evet, Kanunla sosyal güvenliğin kapsamı genişletilmektedir.  Ev hizmetlerinde çalışanlara ilişkin hüküm 506 sayılı Kanunda olduğu gibi muhafaza edilmektedir. Daha önce herhangi bir sosyal güvencesi bulunmayan jokeyler ve antrenörler 4/b kapsamında sigortalı sayılmışlardır.  Ayrıca, sigortalı sayılmayanlardan niteliği itibariyle bir kişinin bir günde yapacağı işlerde çalışanlar 5510 sayılı Kanunun eski halinde sigortalı sayılmazken yeni düzenleme ile tasarıda bu hüküm çıkarılmıştır.  Aynı zamanda tarımsal faaliyette bulunanların 15 gün üzerinden prim ödemeleri sağlanmak suretiyle 5510 sayılı Kanunun ilk haline göre bu kesimin de sosyal güvenlik kapsamında olması sağlanmaktadır. İsteğe bağlı sigorta kolaylaştırılmakta, part- time çalışanların eksik günlerini tamamlama imkanı getirilmekte ve genel sağlık sigortası ile tüm nüfus sağlık güvencesi anlamında sosyal güvenlik kapsamına alınmaktadır

SORU 5: Malullük ve ölüm aylığını hak etmek için aranan süre uzatılıyor mu?

Mevcut uygulamada Malullük sigortasından aylığa hak kazanma koşulu; SSK’lılar için 1800 gün veya 5 yıldan beri sigortalı olup en az 900 gün, Bağ-Kur’lular için 5 tam yıl hizmet, kamu görevlileri açısından ise 10 tam yıl hizmet süresinin bulunmasını gerektirmektedir. Yeni düzenleme ile malullük sigortasından aylığa hak kazanma koşulu en az 10 yıldan beri sigortalı bulunup toplam 1800 gün, sigortalının başkasının bakımına muhtaç olması halinde belli bir sigortalılık süresi aranmaksızın 1800 gün prim ödeme şartına bağlanmıştır. Ölüm sigortasından aylığa hak kazanma koşulu; SSK’lılar için 5 yıldan beri sigortalı olup en az 900 gün, Bağ-Kur’lular için 5 tam yıl hizmet, kamu görevlileri açısından ise 10 tam yıl hizmet süresinin bulunmasını gerektirmektedir. Yeni düzenleme ile ölüm sigortasından aylığa hak kazanma en az 1800 gün prim ödeme şartına bağlanmış ancak  4 (a) sigortalıları için; borçlanma süreleri hariç, 5 yıl sigortalılık  süresi ile toplam 900 gün prim ödeme gün sayısı olarak düzenlenmiştir

SORU 6: Aylık bağlama oranları düşürülüyor mu? Bunun emekli aylıklarımıza etkisi nasıl olacak?

Mevcut uygulamada; SSK ve Bağ-Kur’luların emekli aylıklarının hesabında, hizmet sürelerinden, ilk 10 yılın her yılı için % 3,5, sonraki 15 yılın her yılı için % 2, daha sonraki her yıl için % 1,5 olarak belirlenen aylık bağlama oranı uygulanmaktadır. Bu durumda, 25 yıl çalışan bir sigortalıya ortalama yıllık kazancının % 65’i oranında aylık bağlanmaktadır. Yani,  her yılı için uygulanan aylık bağlama oranı ortalama  % 2,6’dır. Yeni düzenlemeyle aylık bağlama oranı her yıl için % 2 olarak sabitlendiğinden, 25 yıl çalışan sigortalıların aylık bağlama oranında her yıl için ortalama 0,6 puan bir azalma görülmekte ise de, aylığın hesabında dikkate alınan prime esas kazanç matrahları yükseltildiğinden, aylık miktarlarında herhangi bir düşme olmamaktadır. Diğer taraftan, eski sistemde 25 yıldan fazla süreler % 1,5 oranında değerlendirilirken, yeni sistemde % 2 olarak dikkate alınacağından, sistemde kalınan süre uzadıkça her yılın bağlanacak aylıklara etkisi daha fazla olacak ve daha yüksek tutarda aylık bağlanacaktır.  Ayrıca, geçiş döneminde Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra geçen sürelere ilişkin kısmi aylık hesaplanırken, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 3600 prim gün sayısını doldurmamış olan sigortalıların Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra geçen ve Kanunun yürürlük tarihinden önceki prim gün sayısını 3600 güne tamamlayan hizmet sürelerinin her 360 günü için % 3 oranı esas alınacaktır.  

SORU 7: Prim ödeme gün sayılarının düşük olması malullük veya ölüm aylığında aylık bağlama oranını nasıl etkileyecektir?

Malullük ve ölüm sigortasında, sigortalıların prim ödeme gün sayısının 9000 günden az olması halinde aylık bağlama oranları 9000 gün (4/a sigortalıları için 7200 gün) üzerinden hesaplanacaktır. Ayrıca, malul sigortalının başkasının bakımına muhtaç olması halinde aylık bağlama oranı 10 puan artırılacaktır.

SORU 8: Emekli aylıklarının hesaplanmasında gelişme hızı niçin dikkate alınmamaktadır?

Reformun ana parametrelerinden biri olan ve prime esas kazançların güncellenmesinde kullanılan güncelleme katsayısı Anayasa Mahkemesinin iptal kararı doğrultusunda sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla gelişme hızının (GH) % 30’u dikkate alınmak suretiyle yeniden belirlenmiştir. Buna göre, güncelleme katsayısı TÜFE+%30 GH +1 formülünden oluşmaktadır. Güncelleme katsayısı belirlenirken, emeğin GH içindeki payının ortalaması olan %26,3 oranının üzerinde refah payı da dikkate alındığından, aylıklarda herhangi bir kayıp meydana gelmeyecektir.

SORU 9: Mevcut sistemdeki aylık bağlama oranları niçin değiştirilmektedir?

Mevcut uygulamada aylık bağlama oranları yönünden giderek azalan bir yapı söz konusudur. Bu durum sigortalıların sistemde uzun süre kalmalarını teşvik etmemekte aksine alt sınır uygulamaları ile birlikte kısa sürede sistemden çıkmalarına neden olmaktadır. Kanun ile sigortalıların prim ödeme gün sayılarının artması karşılığında bağlanacak aylıkları da artıran, dolayısıyla sistemde daha uzun süre kalmalarını teşvik eden düzenlemeler bulunmaktadır.  Diğer taraftan mevcut sigortalılarımızın Kanunun yürürlük tarihinden önceki hizmetleri eski hükümlere göre değerlendirilmektedir.

SORU 10:  Bu Kanun SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığından  halen gelir ve aylık almakta olan emeklilerin aylıklarını herhangi bir şekilde etkileyecek mi?

Kanunun yürürlük tarihinden önce SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığından emekli aylığı almakta olanların mevcut gelir ve aylıklarının aynen ödenmesine devam edilecektir. Aylıklarda herhangi bir azalma söz konusu değildir. SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin aylıkları, Kanun yürürlüğe girdikten sonra altı aylık dönemlerde gerçekleşen enflâsyon oranında artırılacak, memur emeklilerinin aylıkları ise eskiden olduğu şekilde artırılmaya devam edilecektir.

SORU 11: Bu Kanuna göre ilk defa sigortalı olanlardan, değişik statülere tabi çalışanların hizmetleri nasıl birleştirilecek?

Kanunun yürürlük tarihinden sonra ilk defa sigortalı olanlardan birden fazla statüye tabi olarak çalışanların  hizmetleri, yaşlılık sigortası bakımından; toplam çalışma süresi içinde en fazla hizmetin geçtiği statü hükümleri esas alınmak,  ölüm ve malullük hallerinde ise, son statü hükümleri uygulanmak suretiyle birleştirilecektir.

SORU 12: Emekli Sandığından Emekli aylığı almakta iken sigortalı çalışmaya başlayanlardan destek primi kesilecek mi?

Evet, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce emekli aylığı almakta olanlardan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışmaya devam edenler hakkında sosyal güvenlik destek primine tabi olma bakımından Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerinin uygulanmasına devam edilecektir.

SORU 13: Bu Kanunla kıdem tazminatının kaldırılacağı ya da toplu olarak ödenmeyeceği söyleniyor doğru mu?

Bu Kanun içerisinde kıdem tazminatına ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır.

SORU 14: Emekli Sandığı emeklisiyim. Bu kanundan sonra aylıklarım sigortalılar gibi TÜFE oranlarına göre mi yükseltilecek?

Hayır, 5434 sayılı Kanuna göre bağlanmış aylıklar ile bu Kanundan önce bir süre devlet memurluğunda bulunmuş olanlara bu Kanundan sonra bağlanacak aylıklar eskiden olduğu gibi Emekli Sandığı Kanunundaki hükümlere göre yükseltilecektir.

SORU 15: Emekli aylıkları yükseltilirken emekli, dul ve yetimlere refah payı verilmeyecek mi?

Kamuoyunda refah payı olarak bilinen gelişme hızı aylık hesaplanması esnasında dikkate alınmakta, bu şekilde bağlanan aylıkların artırılmasında ise TÜFE oranları ya da ilgili kanunlarla belirlenen yüzdesel oranlar esas alınmaktadır. Yapılan düzenleme ile, mevcut uygulama korunduğundan, refah payının aylıklara yansıtılmadığından bahsedilemez.

SORU 16: Sigorta emeklisiyim ve sosyal güvenlik destek primine tabi çalışıyorum. yeni kanun çıktığı zaman aylıklarım kesilecek mi?

Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce iştirakçi veya sigortalı olanlar, yaşlılık  veya emekli aylığı bağlananlar ve bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışmaya devam edenler hakkında mevcut uygulamada olduğu gibi tercihleri doğrultusuna aylıkları kesilmeksizin sosyal güvenlik destek primine tabi tutulacaklardır. Bunların prime esas kazançları üzerinden % 31 ila %36,5 oranında SGDP kesilecektir.

SORU 17: Yaşlılık aylığı bağlananlardan çalışmaya devam edenlerin durumlarında değişiklik olmakta mıdır?

Sosyal güvenlik sistemimizin önemli bir eksik yönü olan erken emekliliğin bir sonucu olarak emekli olduktan sonra çalışmaya devam edilmesi istihdam veya işsizlikle doğrudan ilgili bulunmaktadır. Halen kayıt dışı çalışan emekli sayımızın işsiz sayımıza yakın bir düzeyde olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle mevcut sigortalılarımızın destek primine tabi olarak emeklilik sonrası çalışma hakları muhafaza edilmek suretiyle Kanunda yalnızca emeklilik sonrası 4 (b) kapsamında destek primine tabi olarak çalışma düzenlemesi bulunmaktadır.

SORU 18: Emekli aylığı almakta iken yeniden çalışmaya başlayanların aylıkları nasıl hesaplanacak ?

Emekli aylığı almakta iken çalışmaya başlanması nedeniyle aylığı kesilenlerin aylıklarının yeniden hesabında, ilk aylık hesabı yapıldığı şekilde işlem yapılmasının emekliler arasında aylık farklılıklarına neden olduğu dikkate alınarak; emeklilikten sonraki çalışma dönemleri ayrıca değerlendirilmek suretiyle önceki aylıklarına ilave edilmesi şeklinde düzenleme yapılmıştır.

SORU 19: Emekli ikramiyelerinin tahville yada taksitler  halinde ödeneceği doğru mu ?

Hayır, emekli ikramiyeleri 5434 sayılı Kanundaki usulle ödenmeye devam edilecektir.

SORU 20:  Emekli Sandığından  aylık almakta olan terör malulüyüm, Sigorta, Bağ- Kur ya da Emekli Sandığına tabi bir göreve başlamam halinde aylıklarım kesilecek mi?

Hayır, aylıklarınız hiçbir suretle kesilmeyecektir. Ancak hakkınızda devlet memuriyetine başlamanız halinde uzun vadeli sigorta kolları, sigortalı ya da Bağ –Kur kapsamındaki bir işe başlamanız halinde ise iş kazası ve meslek hastalığı sigortası hükümleri uygulanacaktır. İş kazası ve meslek hastalığı sigortası hükümleri uygulananların uzun vadeli sigorta kollarına tabi olmayı istemeleri halinde, bu isteklerini SGK.a bildirdikleri tarihi takip eden ay başından itibaren, haklarında uzun vadeli sigorta kolları da uygulanacaktır ve tarafınızdan hiçbir şekilde genel sağlık sigortası primi alınmayacaktır.

SORU 21: Bağ-Kur sigortalısıyım. Ödeyeceğim prim oranı  artacak mı?

Mevcut uygulamada Bağ-Kur sigortalılarından basamak sistemine göre % 40 oranında prim alınmakta idi. Yeni düzenleme ile bunların kazançlarıyla orantısız prim ödemelerine sebep olan basamak sistemi kaldırılarak,  prime esas kazancın aylık alt ve üst sınırı arasında beyan edecekleri prime esas kazançları üzerinden % 33,5-39 oranında prim ödemeleri öngörülmüştür. Buna göre, sigortalıların tercihleri doğrultusunda beyan edecekleri prime esas kazançlar ne kadar yüksek olursa, aylıkları da o kadar yüksek bağlanacaktır

SORU 22: Halen sigortalı olarak çalışmaktayım emekliliğimi hak ettim.  Kanun çıktıktan sonra emekli olursam aylığım düşecek mi?

Yeni aylık bağlama sistemi, Kanunun yürürlük tarihinden sonraki çalışmalar için uygulanacaktır. Getirilen sistemde aylığın hesabında, mevcut uygulamada olduğu gibi sigortalıların prime esas kazançları ve hizmet süreleri dikkate alınmaktadır. Yeni düzenlemeyle; sigortalıların prim alınan kazançlarının matrahı genişletilmekte, kayıt dışı istihdamın önlenmesine yönelik getirilen düzenlemelerle çalışma süresindeki prime esas kazançlarındaki kayıplar önlenmekte ve sigortalıların sistemde daha uzun süre kalması nedenleriyle, prime esas kazançları ve hizmet sürelerine bağlı olarak da aylık bağlama oranları artacağından aylıkların azalması söz konusu olmayacaktır. Öte yandan, yine Kanunla, mevcut sigortalıların Kanunun yürürlük tarihinden önce geçen hizmetleri için eski aylık hesaplama sistemi, yürürlük tarihinden sonra geçen hizmetler için yeni aylık hesaplama sistemi uygulanmak suretiyle karma sisteme göre aylık bağlanması öngörülerek, müktesep hakların korunması sağlanmıştır.

SORU 23:  Halen memur olarak çalışmaktayım. Emekliliğimi hak ettim. Bu Kanundan önce emekli olmam daha mı avantajlı?

Hayır, 5510 sayılı Kanundan önce ya da sonra emekli olmanız emekli aylığı ve ikramiyenizde herhangi bir değişikliğe yol açmamaktadır.  Kamu görevlilerinden bu Kanunun yürürlüğünden önce iştirakçi olanların aylıkları 5434 sayılı Kanuna göre bağlanacağından Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra emekli olmaları hiçbir şekilde aylıklarını etkilemeyecektir. 

SORU 24: Halen memur olarak çalışmaktayım. Bu Kanunla eski haklarımda herhangi bir düşüş meydana gelecek mi?

Bu Kanundan önce bir süre memuriyeti bulunanların Emekli Sandığı Kanununda sayılan tüm hakları geçici maddelerle korunmaktadır. Bu sebeple eski haklarınızda herhangi bir geriye gidiş söz konusu olmayacaktır.

SORU 25: Halen memur olarak çalışmaktayım. Emekli ikramiyelerinde bir düşüş veya ikramiyenin tamamen kaldırılması gibi bir durum söz konusu mudur.

Hayır, getirilen düzenleme ile emekli ikramiyelerinin Emekli Sandığı Kanunundaki usul ve esaslarla ödenmeye devam edilmesi sağlanmıştır. Ayrıca emekli ikramiyelerinin tamamen kaldırılması gibi bir durum söz konusu değildir

SORU 26: Sigortalıyım, Kanun yürürlüğe girdikten sonra işverenin benden keseceği  prim miktarı artacak mı?

Mevcut uygulamada sigortalılardan % 9 oranında malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ve % 5 hastalık sigortası primi olmak üzere toplam % 14 oranında prim kesilmektedir. Yeni uygulamada, sigortalıların ödeyecekleri prim oranı yine toplam % 14 olup, bunun % 9’u malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası primi, % 5’i de genel sağlık sigortası primidir.

SORU 27: Halen memur olarak çalışıyorum bu Kanundan sonra aylıklarımdan daha fazla mı kesenek kesilecek?

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce iştirakçi olup, Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanların kesenek ve karşılıkları, fiilî hizmet zammı ve itibari hizmet süresi karşılıkları ile %100 artış farkları hakkında Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanun hükümleri uyarınca işlem yapılacağından, aylıklarından herhangi bir şekilde fazla kesenek kesilmesi söz konusu değildir.

SORU 28: Halen memur olarak çalışıyorum bu Kanundan sonra aylıklarımdan sağlık sigortası primi de mi kesilecek?

Hayır, halen memur olarak çalışanların aylıklarından bugüne nazaran daha fazla kesenek kesilmeyecektir. Bu durumdakiler için her ay % 12 oranında Genel sağlık sigortası primi çalıştıkları kamu idarelerince ödenecektir.

SORU 29: Halen sigortalı olarak çalışıyorum. Kanun emekli olacağım tarihi etkileyecek mi?

Yeni düzenleme, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce çalışmaya başlayan sigortalıların emekliliğe hak kazanma koşullarında herhangi bir değişiklik meydana getirmemekte, müktesep haklar korunmaktadır.

SORU 30: Halen devlet memuruyum. İlerde daha yüksek unvanlarda görev yapmam durumunda mevcut uygulamada olduğu gibi unvanım bağlanacak aylığımı etkileyecek mi?

Kanunun yürürlük tarihinden önce iştirakçi olanların bütün hakları 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre yürütüleceğinden, görev yapılan unvanlara ilişkin emekli aylığına bugün yansıtılan unsurlar ileride bağlanacak aylıklara da yansıtılacaktır.

 

SORU 31: Yasa ile getirilen emeklilik için gerekli süreler uzatılmakta mıdır?

4447 sayılı Kanuna göre 2000 yılından sonra ilk defa işe giren SSK’lılar için 7000 gün, Bağ-Kur ve Emekli Sandığına tabi olanlar için 9000 gün şartı uygulanmaktadır. Bu Kanunda mevcut çalışanların prim gün sayılarında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. 01.05.2008 tarihi itibarîyle ilk defa işe girecek sigortalılardan Bağ-Kur ve Emekli Sandığına tabi olanlar için halen uygulanan 9000 gün şartı korunmuş, SSK’lılar için ise 7000 gün yerine 7200 gün şartı getirilmiştir.

SORU 32: Yasa ile getirilen 65 yaş düzenlemesi kimler için uygulanacak?

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sigortalı veya iştirakçi olanların mevcut yaş hadlerini değiştiren bir düzenleme söz konusu değildir. 65 yaş uygulaması; Bu Kanundan sonra 2027 yılında çalışmaya başlayacak olan erkek sigortalılar için 2044 ve 2029 yılında çalışmaya başlayacak kadın sigortalılar için 2048 yılından sonra devreye girecek bir düzenlemedir.

SORU 33:  Çalıştığım kamu idaresi özelleştirme kapsam / programına alındı, Sosyal Güvenlik yönünden hangi mevzuata tabi olacağım?

T.C. Emekli Sandığına tabi bir görevde bulunmakta iken özelleştirme  programına alınan SGK. ve kuruluşlarda çalışan ve diğer kamu SGK. kuruluşlarına nakledilmeyerek çalışmaya devam eden personel zorunlu olarak,  Özelleştirme programına alındıktan sonra bu kuruluşlarda emeklilik hakkı tanınan kadro ve pozisyonlara atananlar ise istekleri halinde,  5434 sayılı Kanunun Ek 71. maddesine göre ilgilerini devam ettireceklerdir.  Ancak, bu kuruluşlardan özelleştirilmeleri sonucu sermayelerindeki kamu payı %50’nin altına düşenler ile bunlardan satılan veya devredilenlerde T.C. Emekli Sandığına tabi olarak çalışan personelden isteyenlerin Sandıkla ilgileri devam ettirilecek, kamu payının % 50’ nin altına düştüğü tarihten sonra atananlar ise Emekli Sandığı ile ilgilendirilmeyecektir. 4046 sayılı Kanunun 22 nci maddesi uyarınca ise özelleştirme programına alınan kuruluşlarda çalışan personelden kamu SGK. ve kuruluşlarına atanacak olan personelin eski SGK.ları ile ilişkilerinin kesileceği tarihe kadar geçecek süredeki, aylık ücret, sosyal hak ve yardımlar ile her türlü özlük haklarının özelleştirme fonundan ödenmesi ve bunlardan 5434 sayılı Kanuna tabi çalışmakta olanların bu süre içinde 5434 sayılı Kanuna göre kurulan ilgilerinin devam ettirilmesi, nakil işleminden sonra ise personelin, atandığı SGK.un mevzuatına tabi olması gerekmektedir. Buna göre, 5434 sayılı Kanunun 12 nci maddesi kapsamında bulunan bir SGK.da 5434 sayılı Kanuna tabi çalışmakta iken SGK.un özelleştirilmesi sonucu 4046 sayılı Kanunun 22 nci maddesi uyarınca başka bir kamu SGK. veya kuruluşlarına atananların atandıkları SGK. veya kuruluş 5434 sayılı Kanun kapsamında olan ve kadro ihdası yapılmış bir SGK. olması halinde, atananlar 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı sayılacaklardır. Aksi taktirde Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılacaklardır.

SORU 34: Sürekli iş göremezlik geliri ile yaşlılık, malullük ve ölüm aylıklarında alt sınır uygulaması devam edecek mi?

Kanunla malullük, ölüm ve yaşlılık aylıklarında alt sınır uygulamaları mevcut olup; Malullük ve ölüm aylıklarında, talep ve ölüm tarihi itibariyle bağlanacak aylıkların talep ve ölüm yılından bir önceki yılın Aralık ayında ödenen en düşük yaşlılık aylığından az olamayacağı, Yaşlılık aylıklarında, Kanunun yürürlük tarihinden sonraki süreler için bağlanacak aylıkların, sigortalının mevcut çalışmalarının asgari kazançlar üzerinden hesaplanan ortalama aylık kazancının % 35 inden, sigortalının bakmakla yükümlü olduğu eşi veya çocuğu varsa % 40’ından az olamayacağı, hak sahibi kimselerin aylıklarının; hak sahibi bir kişi ise hesaplanan alt sınır aylığının % 80'inden, hak sahibi iki kişi ise % 90'ından az olamayacağı, Sürekli iş göremezlik gelirlerinde başkasının bakımına muhtaç olanlara bağlanacak gelirlerin, prime esas kazanç alt sınırının aylık tutarının % 85’inden az olamayacağı, hüküm altına alınarak, alt sınır uygulaması devam ettirilmektedir.

SORU 35: Geçici İş Göremezlik Ödeneği hangi şartla ve hangi miktar üzerinden ödenecektir?

İş kazası ve meslek hastalığı hallerinde, geçici iş göremezlik ödeneği alabilmek için hiç bir koşul öngörülmemektedir. 506 sayılı Kanunda, hastalık sigortasından geçici iş göremezlik ödeneği alınabilmesi için gerekli olan 120 gün prim ödeme şartı aranırken bu Kanunla 90 güne indirilmiştir. Ayrıca mevcut uygulamada SSK’da olduğu şekilde yatarak tedavilerde günlük kazancın 1/2 oranında geçici iş göremezlik ödeneği ödenmesi düzenlemesi bulunmaktadır. Mevcut uygulamada Bağ-Kur’da herhangi bir geçici iş göremezlik ödeneği olmamasına rağmen yeni düzenlemede iş kazası ve meslek hastalığı ile analık halleri için de geçici iş göremezlik ödeneği imkanı getirilmektedir.

SORU 36: Kadın esnaf doğum yaparsa iş göremezlik parası alacak mı?

Esnaf kadınlarımıza bu Kanunla ilk defa doğum öncesi ve doğum sonrasında iş göremezlik ödeneği verilmesi imkanı getirilmektedir.

SORU 37: İş kazası, hastalık ve doğum gibi hallerde ödenen iş göremezlik ödeneği azaltılıyor mu?

Hayır, azaltılmıyor. Halen bu durumlarda ödenen miktarlar aynen korunduğu gibi Bağ-Kur’lu sigortalılara da iş kazası ve doğum hallerinde iş göremezlik ödeneği verilmesi hakkı getirilmektedir

SORU 38: Bağ-Kur’luyum.  İş kazası geçirdiğim takdirde hakkımda diğer sigortalılar gibi iş kazası hükümleri uygulanacak mı?

Yeni düzenleme ile Bağ-Kur sigortalılarının iş kazası geçirmeleri halinde, bu sigorta kolundan Kanunda öngörülen tüm yardımlar yapılacaktır. Bunlar,  sağlık yardımlarının yapılması, geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi, sürekli iş göremez duruma düşmesi halinde, sigortalının kendisine, ölümü halinde de hak sahiplerine gelir bağlanması ve cenaze ödeneği verilmesidir.

SORU 39: Hastalanan sigortalılara verilen iş göremezlik ödeneğinin şartları ağırlaştırılmakta ve miktarı eskiye göre azaltılmakta mıdır?

Kanunla, iş kazası ve meslek hastalığı hallerinde geçici iş göremezlik ödeneği alabilmek için hiç bir koşul öngörülmemektedir.  506 sayılı Kanunda, hastalık sigortasından geçici iş göremezlik ödeneği alınabilmesi için gerekli olan 120 gün prim ödeme şartı aranırken bu Kanunla 90 güne indirilmiştir. Ayrıca mevcut uygulamada SSK’da olduğu şekilde geçici iş göremezlik ödeneğinin; Yatarak tedavilerde günlük kazancın yarısı, Ayaktan tedavilerde ise üçte ikisi oranında verilmesi yönündeki düzenleme korunmuştur.

SORU 40: Emzirme ödeneği kimlere, hangi tutar üzerinden verilecektir?

Mevcut uygulamada sadece çalışan SSK’lılar için 50 YTL olarak ödenmekte olan emzirme ödeneğinin kapsamı yeni düzenleme ile genişletilerek,  Bağ-Kur’luları da kapsayacak şekilde; sigortalı kadına veya sigortalı olmayan karısının doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe, kendi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık alan kadına ya da gelir veya aylık alan erkeğin sigortalı olmayan eşine, sosyal taraflardan işçi, işveren ve emekli temsilcilerinin de bulunduğu SGK. Yönetim Kurulunca belirlenen Bakanlıkça onaylanan tarifeye göre emzirme ödeneği verilmesi imkanı getirilmiştir.

SORU 41: İşsiz kalınan sürelerde prim ödemeyen sürelerin telafisine ilişkin bir düzenleme var mıdır

Yeni düzenleme ile Türkiye'de yasal olarak ikamet edenlerden 18 yaşını dolduran ve talepte bulunanlar isteğe bağlı sigortalı olabilecektir. İsteğe bağlı sigortalı olmak için SSK’da aranan 1080 gün  ile Emekli Sandığında aranan 10 yıllık hizmet süresi şartları kaldırılmış ve bunlara genel sağlık sigortası primi ödemeleri suretiyle sağlık hizmetlerinden yararlanma, 30 günden az süreli işlerde çalışanlara da eksik sürelerini isteğe bağlı sigortalı olarak tamamlamaları imkanı getirilmiştir.

SORU 42: İşveren daha az sigorta primi ödemek için kazancımı düşük gösteriyordu. Yeni yasada bunu engelleyici düzenlemeler var mı?

Bu Kanunla ücretlerin bankalar vasıtasıyla ödenmesi öngörülerek, SGK.a da bankalardan bilgi ve belge isteme hakkı getirilmiştir. Bu durumda, işverenlerin çalıştırdıkları işçilerin prime esas kazançlarını olduğundan daha az göstermeleri imkanı ortadan kalkacaktır.

SORU 43: Ülkemizle sosyal güvenlik sözleşmesi bulunmayan ülkelerde iş yapan bir müteahhidim. Bu ülkelere götüreceğim Türk işçileri için prim yükümlülüğüm nedir?

İşverenler, ülkemizle sosyal güvenlik sözleşmesi bulunmayan ülkelere götürdükleri Türk işçileri için işyerinin tehlike derecesine göre % 1 ila 6,5 arasında  kısa vadeli sigorta kolları primi  ile % 5’i sigortalı, % 7,5’i de işveren hissesi olmak üzere %12,5 oranında  genel sağlık sigortası primi ödeyeceklerdir.  İşçilerin uzun vadeli sigorta kollarına tabi olmayı istemeleri halinde, haklarında isteğe bağlı sigorta hükümleri uygulanacaktır. Yeni getirilen düzenleme ile işverenler üzerindeki yükler azaltılırken, sigortalılar yönünden, bunların ve bakmakla yükümlü oldukları kişilerin sağlık güvencelerine kavuşmaları sağlanmıştır.

SORU 44: Halen çiftçilik yapmaktayım. Benim sigortalılığım nasıl olacak?

Yeni düzenleme ile; tarımsal faaliyette bulunanların asgari ücretin yarısı üzerinden prim ödeyerek 30 gün hizmet kazanmaları ve sağlık hizmetlerinden yararlanmaları imkanı getirilmiştir.

SORU 45: Eşim 6 yıllık Devlet memuru iken vefat etti. Çocuklarıma aylık bağlandı ancak bana bağlanmamıştı. Bu Kanundan sonra bana da aylık bağlanacak mı ? Bağlanacaksa geçmişe yönelik toplu bir para ödenmesi söz konusu mu ?

Evet, eşinizin 6 yıllık hizmet süresi bu Kanuna göre ölüm aylığı bağlanması için yeterli olduğundan, 1 Ekim 2008 tarihinden sonra yapacağınız başvuru üzerine tarafınıza aylık bağlanabilecektir. Önceki sosyal güvenlik mevzuatına göre; hizmet süresinin 10 yıldan az olması nedeniyle aylık bağlanamayan dul ve yetimlere artık ölenin  5 yıl hizmetinin bulunması halinde dul ve yetimlerinin 1 Ekim 2008 tarihinden sonra yapacakları başvuru üzerine müracaat tarihini takip eden aybaşından itibaren aylık bağlanacaktır. Bu durum 5510 sayılı Kanunla getirilen yeni bir hak olduğu için geçmişe yönelik bir ödeme söz konusu olmayacaktır.

SORU 46: Eşim 3,5 yıllık devlet memuru iken vefat etti. Askerlik süresini borçlanarak 5 yılı tamamlarsam bana aylık bağlanacak mı?

Evet, hak sahiplerinin ölen adına borçlanacakları hizmetlerle birlikte 5 yılı doldurmaları halinde kendilerine borçlanma tutarlarını  ödedikleri tarihi takip eden aybaşından itibaren aylık bağlanabilecektir.

SORU 47: Cenaze yardımından yararlanma şartları nelerdir ve yardım miktarı nasıl belirlenecektir ?

İş kazası veya meslek hastalığı sonucu veya sürekli iş göremezlik geliri, vazife malullüğü ya da yaşlılık aylığı almakta iken ölen sigortalıların hak sahiplerine hiçbir koşul aranmadan cenaze yardımı ödenecektir.  Hali hazırda SSK ve Bağ-kurda 247,43 YTL olan cenaze ödeneği miktarını belirleme  sosyal taraflardan işçi, işveren ve emekli temsilcilerinin de bulunduğu SGK. Yönetim Kurulu kararı ve Bakanlık Onayı ile bu miktarın belirlenmesi öngörülmektedir.

SORU 48: Hizmet akdine tabi çalışan sigortalıların hak sahiplerine hangi şartlarla ölüm aylığı bağlanacaktır ?

Hizmet akdine istinaden çalışan sigortalılar için borçlanma süreleri hariç olmak üzere 5 yıl sigortalılık süresi 900 gün prim ödeme şartı ile ölüm aylığı bağlanacaktır.

SORU 49: Hak sahibi eşlerin hisseleri % 75’ten % 50’ye düşüyormuş doğru mu?

Halen ölüm aylığı almakta olan dul eşlerin bu aylıkları aynı şekilde devam ettirilmektedir. Kanunla sigortalının dul eşine, çalışması, kendi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık alması veya aylık alan çocuğunun bulunması halinde % 50 oranında aylık bağlanacağı öngörülmüş olup, bu durum kamu görevlilerinin dul eşleri için  sürdürülmekte olan bir uygulamadır. Bu konuda da norm ve standart birliğinin sağlanması amaçlanarak, çalışmayan ve düzenli geliri olmayan dullar ile çalışan veya aylık alan dulların ölüm aylıkları farklılaştırılmıştır. 

SORU 50: Boşandığı halde eşiyle birlikte yaşamaya devam eden ve bu arada aylık almaya devam eden kız yetimlerin aylıkları bundan sonra kesilecek mi?

Bağlanmış aylıklar eski hükümlere tabi olduğundan bunların aylıkları kesilmeyecek, ancak bu Kanundan sonra yetim aylığı bağlanmış olanlardan eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilerek, bu kişilere ödenmiş olan tutarlar geri alınacaktır.

 

SORU 51: Kanundan önce Emekli Sandığından yetim aylığı alan ve aynı zamanda özel sektöre tabi sigortalı çalışan kız yetimlerin aylıkları kesilecek mi ?

Hayır, bu kanundan önce Emekli Sandığı Kanununa göre bağlanmış aylıklar hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağından 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesi ile bu durumdakilerin aylıkları kesilmeyecektir

SORU 52: Hak sahibi kız çocuklarına aylık bağlanması için yaş koşulu getiriliyor mu?

Kanunla hak sahibi kız çocuklarına çalışmamaları ve kendi çalışmalarından dolayı gelir ve aylık almamalarının yanısıra evli olmamaları şartıyla aylık bağlanacağı öngörülmüştür.

20/9/2008

Sosyal Politikalarda ve Sosyal Hizmetlerde Değişim Süreci (Bir Model Önerisi) (1)

Devlet iş ve işlemleri kamu yönetimi eliyle yürütülmektedir. Kamu yönetimi; siyasal yapılanmanın yürütme ile görevli organının emrinde, Anayasanın devlete yüklediği kamu hizmetlerini yine Anayasada belirtilen temel ilkeler çerçevesinde ve kanunların tanıdığı imkanlar içinde yürütmekle yükümlü kurum, kuruluş ve örgütler bütünüdür. Diğer bir deyişle, devletin amaçlarını gerçekleştirecek biçimde insanların ve araç-gerecin örgütlenmesi ve yönetimidir.

Anayasal çerçevede tanımını bu şekilde yaptığımız kamu yönetiminin tanımında bir “kimlik bunalımı” söz konusudur. Müstakil bir disiplin olarak İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan bu kavram, çalışma alanının belirlenmesi noktasında hukuk, siyaset, ekonomi ve sosyoloji ile işbirliği noktasında disiplinler arası bir görünüm arz etmektedir. Kamu yönetiminin yeni bir kavram olması dolayısıyla, tanımı ve ilgi alanı noktasında da çeşitli tanımlamaların yapılmasına gerek duyulmaktadır.

Belirli bir amaca yönelik olarak bir örgütün kurulması, örgütün işlerliğini sağlayacak her türlü yönetsel etkinlikler, kaynakların bir araya getirilmesi, koordinasyon sağlanması, izlenecek yöntem ve denetimi kapsayan genel yönetim anlayışı evrensel bir tanımdır ve hem kamu kesimi, hem de özel kesim için geçerlidir. Ancak, kamu kesimindeki yönetimi, özel kesimden ayırmak için kamu yönetimi kavramı kullanılmaktadır.

Tanımı tam olarak yapılmayan ve günümüzde disiplinler arası bir disiplin olarak algılanan kamu yönetiminin çalışma alanında belirsizlikler ve farklı anlayışlar söz konusudur. Son 10 yıllar içerisinde kamu yönetiminin örgüt biliminin etkisi altına girdiğini, dolayısıyla işletme yönetiminin kavram ve anlayışlarının kamu yönetimini ziyadesiyle etkilediğini; örgüt modelleri, örgütsel davranış kalıpları, liderlik, verimlilik, toplam kalite yönetimi, vatandaşı müşteri olarak algılamanın kamu yönetimini işletme yönetimine kaydırdığı ifade edilmektedir.

Buna karşılık bir başka görüşte şöyle ifade edilmektedir: Kamu yönetimi disiplini işletme yönetimi disiplininden yararlanabilir. Ancak, kamu yönetiminin devlete ait olma özelliği nedeniyle, siyasal bir temeli olduğu unutulmamalıdır. Siyasal boyut, kamu yönetiminin siyaset biliminden daha fazla yararlanmasını gerektirmektedir.

Kamu yönetimini, işletme yönetimi veya siyasal iktidarla olan hiyerarşik ilişkilerin oluşturduğu bir yönetim şeklinde algılamak, kavramı doğru tarif etmemizi zorlaştırmaktadır. Bunlardan birincisi, kamu yönetimine işletmecilik açısından bakmayı, diğeri ise siyasal açıdan bakmayı öngörmektedir. Artık kamu örgütlerinin moral ve politik temellerini, bu örgütlerin siyasal iktidarla olan hiyerarşik ilişkileri içine kapatmak imkansızdır ve öte yandan kamusal politikaların özel kesim örgütlenmelerinden etkilenmeleri bir gerçek olmakla birlikte, özel kesim değerlerinin tümüyle kamu örgütlerine aktarılması da imkansızdır.      

SOSYAL DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI

Doğumu ve gelişimi itibariyle sosyal politikalar, liberalizmin acımasız kurallarının geniş halk kitleleri üzerindeki baskı ve etkisini en aza indirmek için geliştirilmiş yöntemlerdir. Sosyal politikaların (sosyal güvenlik ve sosyal hizmetler) devlet eliyle yürütülmesiyle de “sosyal devlet” kavramı ortaya çıkmıştır.

Sosyal Devlet kavramı son yüzyıla has bir kavramdır. Aslında sosyal devlet müessesinin doğuşu ile birlikte, devletin görev ve sorumluluklarının arttığı ve giderek daha çok fonksiyon yüklendiği toplum hayatında aktif bir rol üstlendiği görülmektedir. Bu bakımdan günümüzün sosyal devleti Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu”adlı eserinde tasvir ettiği jandarma ve gece bekçisi devlet tipi ile Machievelli’nin “Hükümdar”ındaki devlet tipinden tamamıyla ayrılmakta, sosyo-ekonomik olayları düzenleyici, topluma yeni şekiller verici önemli roller üstlenmektedir.

 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası cumhuriyetin niteliklerinin sayıldığı 2.maddesinde “Türkiye’nin bir sosyal devlet olduğu”nu belirtmektedir. Ayrıca 17.maddesinde de “herkesin maddi ve manevi varlığını geliştirme ve koruma hakkına sahip olduğu” ifade edilmektedir. Bu meselenin tartışılır bir tarafı bulunmamaktadır. Kişiler için “hak” olan bu durum 5.madde ile devlete “görev” olarak yüklenmiştir. Türkiye resmen bir sosyal devlettir. Ancak isminin sosyal devlet olması veya bunun Anayasasında yazılı olması, tek başına bu unsurla devletin gerçek anlamda sosyal devlet olduğu anlamına da gelmemektedir.

REFAH DEVLETİ

Sosyal Hukuk Devleti, bir hukuk devletinin yapısı içindeki devlet şeklidir. Diğer bir deyişle, demokratik prensiplerin arızasız ve noksansız tarzda işlediği, fertlerin şahıs haklarının, toplantı, dernek ve sendika kurma, seçme ve seçilme, yani genel oy hakkının, basın hürriyetinin, mesken masuniyetinin ve seyahat hürriyetinin var olduğu,bir kelime ile plüralist devlet ve cemiyet düzeninin yerleşmiş bulunduğu devlet şeklidir. Sosyal devlet bu refah devleti tipine bağlı olarak mütalaa edilmelidir.

 Avrupa “refah devleti” (welfare state/sosyal devlet) anlayışını 1945-2000 yılları arasında en güzel bir şekilde uygulamış, sosyal devlet olmanın gereklerini eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Belirtilen zaman aralığının ortalarından sonra ülkemiz de bu gelişmelerden geri durmamış, Anayasa gibi temel hükümlerle güvence altına aldığı sosyal devlet kavramını özellikle iş hukukunda olmak üzere toplumsal yaşamda realize etmiştir. Her ne kadar 39 yaşında emekli olma imkanı sağlayan düzenlemelerle ülke ekonomisini uzun vadede harabeye çevirmeye yönelik bilinçli/bilinçsiz uzun süreli yanlış karar ve uygulamalar olsa da 1.Özal dönemi ve yakın dönem siyasi kararları bu yanlışı geç de olsa düzeltme çabasına girmiştir.

Sosyal devlet olmanın belli şartları vardır: Her şeyden evvel sosyal devletin görevi, sosyal adaleti, sosyal refahı ve sosyal güvenliği sağlamaktır. Bu kavramların uygulaması tüm vatandaşları kapsamak durumundadır ve toplum yararının birey yararına üstün tutulması şeklinde tezahür eder.     

HAKLARA İLİŞKİN ULUSLAR ARASI HÜKÜMLER

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10.12.1948 tarihinde kabul   edilmiştir. Bakanlar Kurulu'nun 6.04.1949 tarih ve 3/9119 sayılı kararı gereğince 27.05.1949 tarih ve 7217 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Bunun akabinde Ekonomik ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi TBMM tarafından kabul edilmiştir. Çocuk Hakları Sözleşmesi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20.11.1989 tarihinde kabul edilmiş, 02.10.1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çocuk Hakları sözleşmesi 27.01.1995 tarihinde 22184 sayılı resmi gazetede yayınlanarak 4058 sayılı kanun ile iç hukuk kuralına dönüşmüştür. Diğer taraftan Avrupa Sosyal Şartı 18 Ekim 1961'de imzalanmış ve 26.02.1965 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Sözleşmeyi 18.10.1961 tarihinde imzalamış ve TBMM 16.06.1989 tarihinde onaylamıştır.

 Avrupa Sosyal Şartı'nın, “Sosyal Güvenlik ve Sosyal Yardıma İlişkin Haklar” başlığı altındaki, Sosyal Güvenlik Hakkı (m.12), Sosyal ve Tıbbi Yardım Hakkı (m.13), Sağlığın Korunması Hakkı (m.11), Sosyal Hizmetlerden Yararlanma Hakkı (m.14) ve Ailenin, Ananın ve Çocuğun Korunmasına ilişkin olarak; Ailenin Sosyal, Hukuksal ve Ekonomik Korunma Hakkı (m.16), Ananın ve Çocuğun Sosyal ve Ekonomik Korunma Hakkı da (m.17) uluslararası standartların bağlayıcılığı açısından önem taşımaktadır.

DEVLET ANLAYIŞINDA VE KAMU YÖNETİMİNDE DEĞİŞİM ÇABALARI

Devlet yönetimindeki (1945 statükosu sonrasındaki) değişim çabaları en somut haliyle bilim çevrelerinin de katkısıyla MEHTAP Raporu (1963) ve KAYA Raporu (1991) ile gündeme gelmiştir. 1983 Yılından sonra gerçekleştirilen değişimler, uğraşlar, çabalar devlet yönetiminde farklılıklar meydana getirse de hiçbir yönüyle dünyadaki çağdaş gelişmeleri yakalar düzeyde olamamıştır.

Son olarak kamuoyunda “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı” olarak bilinen değişim hamlesi 2003 den sonraki yıllara damgasını vurmuş bir çaba olarak göze çarpmaktadır. Bu kanun tasarısı her ne kadar Cumhurbaşkanlığı taarfından TMBB.ye iade edilmesinden sonra tekrar gündeme getirilmemişse de, bu tasarısındaki bakış açısı toplumun her kesiminde tartışılmış, aynı mantık ve bakış açısı içinde olan kimi kanunlar TBMM.tarafından kabul edilerek yasalaşmış, kurumsal değişim süreci başlamıştır.

 Köy Hizmetlerinin kapatılması, Büyükşehir Belediyesi Kanunu, Belediye Kanunu, İl Özel İdaresi Kanunu, Kalkınma Ajansları Kanunu, Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu gibi düzenlemeler aynı mantık içinde çıkarılmış kanunlar dizisidir.

 Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısında ifade edilen bakış açısını tek kelimeyle özetlemek gerekirse; adem-i merkeziyet, yerelleşme, desentralizasyon, yerinden yönetim, subsidiyalite gibi değişik tanımlarla ifade edilen mahalli idarelerin güçlendirilmesi için, merkezi yönetimin görev ve yetki tanımlamasını yapıp, görev ve yetkilerini ayrıntılı olarak belirleyip, devletin küçültülmesi ve devletin tanımlanmamış diğer tüm görevlerinin yerel yönetimlerce yapılacağının ifadesidir.

 Oysa kanunlarla yaptığımız geleneksel devlet tanımlamamız, devletin görev ve yetkileri tam tersi çizgidedir. Mevcut anlayışa göre yerel yönetimlerin görev ve yetki sınırları ve tanımı kanunlarla belirlenmiş, “bunların dışında kalan diğer tüm görevlerin merkezi yönetimce yerine getirileceği” yaklaşımı benimsenmiştir.

 Devletin “kudretli-sert-baba” kimliğinin yerini “marifetli-şefkatli-ana” kimliğine çevirme, “bekleyen/alan devlet” anlaşının yerini, “veren/hizmet eden devlet” anlayışına çevirme, çağdaş kamu yönetimi anlayışı içinde kalite yönetimi anlayışına uygun, hesap verilebirliği, şeffaflığı, etkili-verimli-sürdürülebilir gelişmeyi sağlayıcı, katılımcı yönetişim anlayışını destekleyen, klasik hiyerarşik yapılanmasını sorgulayan bir modele dönüştürme çabaları devam etmektedir. Bu yeni model toplumun bazı dinamikleri tarafından şiddetle ve acımasızca topyekün reddedilmiş, iyi ve kabul edilebilir taraflarının olabileceği ihtimali dahi gündeme getirilmemiştir.

 Kamu yönetimi anlayışındaki değişimin sosyal politikalara da yansıtılması bir zaruret olarak ortaya çıkmıştır:

 Sosyal politikalar; (a)sosyal güvenlik, (b)sosyal yardım ve sosyal hizmetleri kapsayan bir üst tanımıdır. Anayasamızda ifadesini bulan “sosyal devlet olma vasfı” Anayasamızın 5.maddesinde “Devlet bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal yardım kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir” ilkesi ile ifade edilmektedir.

 Günümüzde devlet bu görevini sosyal güvenlik, sosyal yardım ve sosyal hizmet uygulamaları ile yerine getirmektedir. Ekonomik ve sosyal yoksunluğun büyümesi şeklinde belirlenen sorunların giderilmesinde sosyal yardım ve hizmetlerin büyük önem taşıdığı bilinmektedir. Ülkelerin kendi sosyo-ekonomik ve politik yapılarına göre biçimlenen sosyal güvenlik ve sosyal hizmetlerde temel ortak hedef ülke halkının mutluluğunu ve refahını sağlamaktır.

 Bizim de kabul ettiğimiz Avrupa Sosyal Şartında da çocukların, gençlerin, kadınların, ailenin, özürlülerin korunması gerekliliği, yeterli kaynaklardan yoksun herkesin sosyal ve sağlık yardımı hakkına sahip olduğu ve tarafların bu koşullara ulaşması politikalarının hedefi sayacakları belirtilmiştir.

 SOSYAL POLİTİKA

Sosyal Politikanın Genel Hedefleri:

-         Ferdî muhtaçlığın yanında değişik psiko-sosyal sorunların ve yüklerin ortaya çıkması halinde muhtaç insanlara, sosyal güvenlik yöntemleri (sosyal sigortalar, devletçe bakılma, sosyal yardım ve sosyal hizmetler) çerçevesinde geniş kapsamlı ve çok maksatlı maddî ve mânevî destek ve danışmanlık hizmetleri sunmak,

-         Sosyo-ekonomik yönden zayıf olan insanların sosyal ve ekonomik durumlarını sürekli olarak iyileştirmek,

-         Sosyal barışın ve adaletin temini için refah toplumunu oluşturmak. Sosyal gelişmeyi, mikro (işletmelerde) ve makro (toplumsal düzeyde) bazda sağlamak,

-         Akla gelebilecek bütün sosyal risklere ve bunların doğurabileceği her türlü zararlara karşı toplumun bütün üyelerini sosyal güvenlik kapsamı altına almak,

-         Fırsat eşitliği çerçevesinde insan haysiyetine yaraşır bir hayatın idamesi için tedbirler almak. Tam istihdamı sağlamak,

-         Toplumda sosyal bütünleşmeyi ve sosyal tekamülü oluşturmak ve bunun için de sosyal ahlâk ve sorumluluk duygusunu geliştirmek. Sosyal ahlâk esaslarının toplumda geçerlilik kazanması yönünde sosyal hizmetler alanında danışmanlı, rehberlik ve pedagoji faaliyetlerinde bulunmak,

-         Kolektif kendi kendine yardım etme ilkesine uygun olarak, gerek kamu alanında, gerekse sivil toplumda sosyal dayanışma ruhunu hayata geçirmek ve sivil toplum örgütlerine katılımcı imkânlar tanımak,

-         İnsan kaynaklarını, mikro ve makro bazda en verimli bir şekilde değerlendirmek ve sosyal sermaye oluşturmaktır.

Sosyal politikalar; (a)sosyal güvenlik, (b)sosyal yardım ve sosyal hizmetleri kapsayan bir üst tanımdır.

 A.        SOSYAL GÜVENLIK

Sosyal güvenlik; birey ve ailelere güven duygusu vererek, sosyal, ekonomik ve toplumsal olaylardaki belirsizliklerin yaşam düzeyinde önemli bir düşüş yapmasını engellemek amacını güder. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda 1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 25. Maddesinde "herkesin, gerek kendisi gerekse ailesi için giyecek, konut, giyim, tıbbi bakım gibi gerekli sosyal hizmetler dahil sağlığını ve mutluluğunu sağlayacak uygun bir yaşantı düzeyine ve işsizlik, özürlülük, dulluk ve yaşlılık durumlarında ya da geçim olanaklarından kendisini yoksun bırakacak diğer durumlarda sosyal güvenliğe sahip olmaya hakkı vardır" demek suretiyle sosyal güvenlik hakkının doğal (nature) ve vazgeçilmez bir hak olduğu vurgulanmıştır. Sosyal güvenlik uygulamada da bu amacına uygun olarak sosyal refahın en etkin ve yaygın aracı olmuş; özellikle endüstrileşmiş ülkeler, uzun bir dönem toplumlarına etkili bir sosyal koruma sağlamışlardır.

 Sosyal refah ülkesi olarak tanımlanan gelişmiş batı ülkelerinde sosyal güvenlik kurumlarının etkinliği, toplumsal barışa katkısı ve toplumsal yaşam standardına etkisi son 50 yıldır açık olarak görülmüştür.

 Sosyal sözcüğü, latince kökenli bir kelime olup, içtimai kelimesinin yerini almıştır. İçtimai ise, topluluğa ait, cemiyete ait anlamındadır. Birlik, eşitlik, dayanışma, yardım ilkelerine dayanmayı anımsatır. Güvenlik kelimesi ise emniyet karşılığı olarak kullanılmaktadır ve "tehlike" durumunun olmamasını ifade etmektedir. Bu anlamıyla, bu iki sözcük ayrı ayrı alındığında toplumun bütün bireyleri için olası tehlikelere karşı önlem alınmasını ifade eder. İki sözcüğün birleşmesinden oluşan sosyal güvenlik tamlaması da "bir ülke halkının bugününü ve yarınını güven altına almayı amaçlayan ve birbiri arasında sıkı bir birlik ve uyum kurulmuş olan kurumlar bütünü" anlamındadır. Sosyal güvenlik kavramı bir sistem- olarak tüm toplumun geleceğini güvence altına alma duyarlılığının bir belirtisi olarak ortaya çıkarken; bir başka tanımda sosyal güvenlik “herhangi bir mesleki, fizyolojik veya sosyal riskten ötürü geliri veya kazancı devamlı veya geçici olarak kesintiye uğramış kimselerin geçinme ve yaşama gereksinimlerini karşılayan bir sistemdir” denilerek sosyal güvenlik kavramı riskler yönüyle açıklanmaktadır.

 Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (İLO) göre sosyal güvenlik yalnız bireylere ve ailelere ekonomik ve sosyal riskler sonucu yaşam düzeylerinde belirli bir çizginin altına düşülmeyeceği garantisini vermekle kalmaz, aynı zamanda tehlikeleri oluşurken önleme, bu mümkün değilse ve tehlikenin zararlı sonuçları gerçekleşirse, bunları gidermek üzere bireylere ve ailelere en gerekli hizmetleri sunma etkinliklerini de içerir. (Önleyici sosyal güvenlik)

 Avrupa Birliğini kuran Roma Antlaşması'nın genel ilkelerini ortaya koyan ilk sekiz maddesi içinde yer alan 2. Madde, Topluluk vatandaşlarının yaşam düzeylerinin dengeli ve sürekli olarak geliştirilmesini ortak hedefler arasında saymış; 3.maddenin (j) bendi ise Topluluğun çalışan vatandaşlarının olanaklarını geliştirmek ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesinde etkin önlemler almak üzere bir Avrupa Sosyal Fonu'nun kurulmasını öngörmüştür. Roma Antlaşması’nın 117.maddesinde üye devletlerin, el emeğinin gelişiminde eşitliği sağlamaya yardım edecek şekilde yaşam ve iş koşularının iyileştirmeyi hızlandırmaları öngörülmüştür.

1986 yılında imzalanarak 1 Temmuz 1987 de yürürlüğe giren "Avrupa Tek Senedi" ile Roma Antlaşması'na eklenen 118A ve 118B maddeleri Topluluk organlarına sosyal politika alanını düzenleme konusunda çok önemli ek yetkiler getirmiştir. 118A maddesi Konsey'e; nitelikli çoğunlukla, özellikle işçilerin sağlık ve güvenliklerinin korunması için çalışma ortamının geliştirilmesi ve bu alandaki önlemlerin uyumlaştırılmasını amaçlayan yönergeler kabul etme yetkisi vermiştir. Ayrıca, üye devletlerin sağlık, güvenlik ile ilgili 100A maddesi, ekonomik ve sosyal birliği içeren 130A, 130B, 130C, 130D maddeleri eklenmiştir. 1989 yılında İngiltere dışındaki 11 AT üyesi tarafından onaylanan ve Maastricht'te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşmasında da Topluluğun sosyal mevzuatı olarak benimsenen "Topluluk Çalışanları Temel Sosyal Haklar Bildirgesi" (Charte Sociale) bugüne kadar sosyal alanda gerçekleştirilen aşamaları tamamlayıcı ve güçlendirici nitelikler taşımaktadır. Avrupa Topluluğu ülkelerinde var olan ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıkları azaltmaya ve Topluluk hedeflerine ulaşmayı engelleyecek konuları gidermeye yönelik hazırlanan Sosyal Şart bu amaçla aşağıdaki 12 temel alanda Topluluğun sosyal hedeflerini belirlemekte ve ülkelerin bunlara uyumunu istemektedir.

 a). Serbest dolaşım

b). İstihdam ve ücretler

c). Yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi

d). Sosyal koruma (sosyal güvenlik)

e). Toplu görüşme ve örgütlenme özgürlüğü

f). Mesleki eğitim

g). Kadın ve erkek eşitliği

h). İşçilere yönelik bilgilendirme

ı). Danışma ve yönetime katılma

i). İşyerlerinde sağlık ve güvenliğin korunması

j). Çocukların ve gençlerin korunması

k). Yaşlıların korunması

l). Özürlülerin korunması

 Sosyal Şart kapsamında yer alan konular çerçevesinde üye ülkelerdeki uygulamalar incelendiğinde, ekonomik, sosyal ve yapısal farklılıklardan kaynaklanan değişik sistemlerle karşılaşılmasına karşın, temelde bir paralellik olduğu görülmektedir. Ancak, Birlik ülkelerinin, ulusal mevzuatları çerçevesinde gerçekleştirdikleri uygulamalara baktığımızda; farklılıkların, kısa ve orta vadede "Sosyal Avrupa" düşüncesinin gerçekleşmesine olanak görülmemektedir. Birlik düzeyinde gerçek bir "Sosyal Avrupa" dan sözedebilmek için, herşeyden önce üye ülkeler arasında konuyla ilgili görüş ayrılıklarının giderilmesi gerekmektedir.

1989 tarihlerinde yapılan Strazburg Zirvesinde imzalanan Sosyal Şartın (Charte Sociale) sosyal güvenlikle ilgili 10.maddesine göre; "Avrupa Topluluğu çalışanı yeterli sosyal güvenlik hakkına sahip olacak ve çalışanın statüsüne ve çalıştığı işletmenin büyüklüğüne bakılmaksızın yeterli sosyal güvenlik sağlanacaktır. Henüz iş edinememiş işsiz kalmış ve geçimini sağlamaktan yoksun kişiler, özel konumlarına uygun, yeterli sosyal ve mali yardım alabilmelidirler. Böylece, Sosyal Güvenliğin tüm toplumu kapsaması yönündeki temel ilke pozitif düzenlemeye kavuşmuş olmaktadır. Şartın 24 ve 25. maddeleri yaşlıların, 26. maddesi ise özürlülerin korunması konusunda temel esasları içermektedir. Bu düzenlemeler sosyal güvenliğin günümüzdeki önemini ve evrensel boyutlarını bir kez daha vurgulamaktadır.

 Birliğin Bakanlar Konseyi, 27.07.1992 tarihli öneri kararında, sosyal güvenlik politika ve hedeflerinin ortak ilkelerini şöyle belirlemiştir:

-Kişiye, insan onuruna yaraşır bir gelir düzeyi sağlamak;

-Gelir kaynaklan ne olursa olsun, üye ülkelerde kanuni korunma hakkına sahip herkese sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkını vermek,

-Ekonomik ve sosyal bütünleşmeyi kolaylaştırmak.

 Dünyada ekonomik gelişmenin yavaşlaması, düşük büyüme oranları, enflasyon ve işsizlik sonuç olarak sigortalı sayısında azalmaya, fonların erimesine neden olmuştur. Dolayısıyla büyük bir mali bunalım içine girmiş olan sosyal güvenlik sistemleri yeni finans kaynaklarına kavuşturulması zorunluluğu vardır. Ekonomik kaynaklar azaldıkça sosyal güvenliğe olan gereksinim artmakla birlikte, bunu sağlayacak kaynakların azalması önemli çelişki olarak yaşanmaktadır.

Bilindiği gibi, 5502 ve 5510 Sayılı kanunlarla Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve SSK gibi sosyal güvenlik kurumları tek çatı altında toplanmıştır. Her ne kadar uygulama henüz tam olarak oturmamışsa da bu uygulama ile Cumhuriyet tarihinin en büyük reformu gerçekleştirilmiştir.

Diğer taraftan, ülkemizde sosyal yardım hizmetleri merkezi örgüt olarak Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, Vakıflar Genel Müdürlüğü vasıtasıyla; yerel yönetimlerde ise her il ve ilçede bulunan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma vakıfları ile Belediyeler aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.

B.        SOSYAL YARDIM VE SOSYAL HİZMETLER

Ülkemizde Sosyal yardım hizmetleri çok başlıdır. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, SHÇEK, Valilikler ve Kaymakamlıklar (SYDF), Belediyeler birbirinden tamamen bağımsız bir şekilde sosyal yardım hizmetlerini yürütmektedir. Bunların içinde en fazla kaynak ise Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonundan SYDV.ları aracılığıyla kullanılmaktadır.

SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Devlet Bakanlığına bağlı olarak faaliyet yürüten Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü merkezi bir kurumdur. Bu alandaki sosyal yardım faaliyetleri ile ilgili politikaları belirlemektedir.

 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonuna bağlı olarak 81 il 850 ilçede olmak üzere toplam 931 SYDVakfı Faaliyet göstermektedir. Bu vakıflar aracılığıyla Yapılan yardımlar:

a)      SYDV.ları aracılığıyla sadece Mesleki Eğitim ve İstihdama Yönelik Projeler-Periyodik Yardımlar-Sağlık Yardımları-Eğitim Yardımları-Diğer Sosyal Yardımlar- adı altında 2006 yılında 1 Milyar doların üzerinde (1.446.963.255,12.-YTL) kaynak aktarımı yapılmıştır:

Yapılan Harcama                                                       Tutarı

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı

Teşvik Fonu (SYDTF) 2006                                1.126.608.235,02

Mesleki Eğitim ve İstihdama Yönelik

Projeler                                                           88.493.597,01

Periyodik Yardımlar                                     221.602.300,00

Sağlık Yardımları                                              9.838.078,17

Eğitim Yardımları                                         476.186.747,75

Diğer Sosyal Yardımlar                               159.564.152,22

Yatırım Giderleri                                                  433.526,00

Diğer Giderler                                                   1.065.085,47

Geçmiş Yıl Giderleri                                       11.818.799,99

Şartlı Nakit Transferi                                   157.605.948,41

Sosyal Riski Azaltma Projesi (SRAP)                 262.935.674.64

Dönem Gelir-Gider Fazlası                                       57.419.345,46

Genel Toplam (YTL                                               1.446.963.255,12

Kaynak: SYDF 2006 Faaliyet Raporu (Tablo:5)

 

b) 1.659.713 okul öncesi çocuğun ailesine şartlı nakil transferi adı altında 2006 yılında 262.935.674.64.-YTL kaynak aktarılmıştır.

·        “Doğum Yardımı” olarak ……………………………………………...55 YTL.,

·        doğum sonrası lohusalık döneminde “Lohusalık Takibi” olarak 2 defa 15’er YTL.,

·        doğumdan itibaren de 72 ay boyunca “Sağlık Yardımı” olarak ayda….17.YTL

c) 2006 yılında ilk ve ortaöğretime devam eden 2.019.557 öğrenciye eğitim yardımı olarak bu çocukların ailesine toplamı 476.186.747,75.-YTL. kaynak aktarılmıştır. (Tablo 21)

·        İlköğretime devam eden Erkek/Ay…….18 YTL

  • İlköğretime devam eden Kız/Ay ………22 YTL
  • Ortaöğretime devam eden Erkek/Ay    …..28 YTL
  • Ortaöğretime devam eden Kız/Ay  …….39 YTL

d) 1.064.000 kişi/aileye “Gıda yardımı” adı altında 2006 yılı dini bayramlar öncesinde SYDV. aracılığıyla toplam 149.482.367,22 YTL karşılığı yardım yapılmıştır.

YAZININ DEVAMI (2) DE